Yazı Gönder
Blokzincir Teknolojisinin Vergi Politikalarında Kullanımı
Kamu Politikaları

Blokzincir Teknolojisinin Vergi Politikalarında Kullanımı

Bu makale, blokzincir teknolojisinin vergi politikalarında nasıl bir dönüştürücü rol oynayabileceğini ve bu dönüşümün sınırlarını ele almaktadır. Merkeziyetsizlik, değiştirilemezlik ve şeffaflık gibi temel özellikleri sayesinde blokzincir teknolojisi, özellikle vergi denetimi, vergi uyumu ve kayıt dışı ekonomiyle mücadele alanlarında önemli fırsatlar sunmaktadır. Vergi beyan ve tahsilat süreçlerinin otomatikleştirilmesi, akıllı sözleşmeler yoluyla vergilerin işlem anında tahsil edilebilmesi ve verilerin güvenli biçimde doğrulanması, kamu gelirlerinin artırılmasına ve idari yüklerin azaltılmasına katkı sağlayabilecek başlıca avantajlar arasında yer almaktadır. Bununla birlikte makale, blokzincir teknolojisinin vergi politikalarına entegrasyonunun ciddi kurumsal, hukuki ve teknik zorluklar içerdiğine de dikkat çekmektedir. Mevcut vergi mevzuatının merkeziyetsiz yapılarla uyumsuzluğu, kamu kurumlarının teknolojik altyapı ve insan kaynağı kapasitesindeki sınırlılıklar ile ülkeler arasındaki dijitalleşme farkları, bu teknolojinin kısa vadede yaygın biçimde uygulanmasının önündeki temel engeller olarak öne çıkmaktadır. Çalışma, blokzincirin vergi sistemlerinde etkin biçimde kullanılabilmesi için mevzuatın güncellenmesi, kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi ve uzun vadeli bir dönüşüm stratejisinin benimsenmesi gerektiğini vurgulayarak, blokzinciri hızlı bir çözümden ziyade dikkatle planlanması gereken yapısal bir reform alanı olarak değerlendirmektedir.

Yayınlanma Tarihi: 20.02.2026

Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme
Siyasi Anılar

Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme

Bu anı yazısı, Türkiye’de iktidar olma iddiası taşıyan siyasi partilerin dış politika üretme kapasitesini, yazarın bizzat tanıklık ettiği iki farklı dönem üzerinden karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. 2002 genel seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) heyetinin ve 2023 seçimleri öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) heyetinin Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirdiği temaslardan hareketle, siyasi aktörlerin uluslararası muhataplarla nasıl bir dil kurduğu, hangi konuları önceliklendirdiği ve ne ölçüde hazırlıklı olduğu incelenmektedir. Yazı, AK Parti’nin iktidar öncesi dönemde ABD temaslarına somut senaryolar, teknik analizler ve öngörülebilir bir dış politika çerçevesiyle yaklaştığını; CHP’nin ise 2023 sürecinde daha çok iç siyasi sorunlar, demokrasi ve normatif söylemler etrafında şekillenen bir anlatı sunduğunu ileri sürmektedir. Bu farkın kişisel tercihlerden ziyade, dış politika yapımına bakış ve kurumsal kapasiteyle ilgili yapısal bir meseleye işaret ettiği savunulmaktadır. Çalışma, iktidar hedefi olan siyasi aktörler açısından dış politikanın iyi niyet beyanlarıyla değil, somut hazırlık, stratejik öngörü ve teknik kapasiteyle inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.[1]

Yayınlanma Tarihi: 12.02.2026

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası
Duyurular

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası

6 Şubat 2023 Depremi’nden Üç Yıl Sonra: Devletin Yaşam Hakkı Karşısındaki Sorumluluğu ve Dinmeyen Vicdan Yarası 6 Şubat 2023’te, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük deprem felaketlerinden birisini yaşadığımız günün üzerinden tam üç yıl geçti. Aradan geçen 3 yıla rağmen, bu felaketin yarattığı yıkım ve kayıplar, hafızalarımızda bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Başta Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman ve Malatya olmak üzere pek çok kentte yitirilen on binlerce canımız, yalnızca bir afetin değil, uzun yıllara yayılan ihmal ve yönetimsel sorunların da acı bir sonucudur. Deprem sonrası hala kayıp olan ve bulunamayan insanlar, çocuklar ise yüreğimizi en acı şekilde kanatmaya devam etmektedir. Hem depremde hayatını kaybeden insanların toplam sayısına hem kimliksiz defnedilen kişi sayısına ve gerçek kimliklerin tespit edilememesine hem kimin nerede, nasıl defnedildiği ya da bulunduğuna dair muğlak resmi/gayri resmi ifadelerin çokluğuna hem de daha sonra kayıp olduğu bildirilen ya da yakınlarının/tanıdıklarının kayıp olduğuna dair ihbarda bulunmaya devam ettikleri insanlara dair belirsizlik ve şüpheler kamuoyu vicdanını yaralamaya devam etmektedir. Kamuoyu ile paylaşılan resmi bilgilere dair süregelen güvensizlik toplumun büyük bir kesiminde deprem sonrası travmayı daha da arttırmaktadır. Daha geçen günlerde depremde hayatını kaybeden bir insanımız naaşına üç yıl sonra ulaşılmış olması bu yaranın büyüklüğü ve travmasının kolay geçmeyeceğini tekrar tekrar herkese hatırlatmaya devam etmektedir. 6 Şubat 2023 depreminin 3.yıl dönümünde, yalnızca kaybettiklerimizi anmakla yetinemeyiz. Sormamız gereken daha hayati sorular var: Sorumlular ortaya çıkarıldı mı? Türk halkında adalet duygusu onarıldı mı? Hem kamu hem özel kurumlardaki sorumlular yeterince soruşturuldu ve adil bir yargılamaya dahil edildi mi? Türkiye’den Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC’ye) ve daha pek çok yabancı ülkeye kadar büyük ve onulmaz kayıpların olduğu deprem sonrası ailelerin, tanıdıkların ve toplumsal grupların hayata yeniden tutunması, sosyal ve psikolojik olarak yeniden toparlanması için yeterince destek programı uygulamaya kondu mu? Benzer bir felaketin yeniden yaşanmaması için gerçekten adımlar atıldı mı? Bu topraklarda deprem, kaçınılmaz bir doğa olayı olabilir ancak bu ölçekte bir felakete dönüşmesi, denetimsizlikten, ihmallerden ve kamusal sorumluluğun fiilen askıya alınmasından bağımsız düşünülemez. Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak daha önce yayımladığımız çalışmalarda, yapı üretimi ve denetim düzeninin sadece kuralların varlığı ile açıklanamayacağını, asıl meselenin uygulama, görev ahlakı, sorumluluk bilinci ve yaptırımların caydırıcılığı olduğunu vurgulamıştık. Bir yazarımızın iki bölüm halinde kaleme aldığı değerlendirmelerde de görüleceği üzere sistemin kâğıt üstünde kurulmuş görünmesine rağmen sahada neden işlemediği sorusu, insan unsurunun ve işleyen bir sorumluluk zincirinin yokluğuyla ilişkilendirilmişti.[1][2] Bugün deprem bölgesinin yeniden inşası sürerken, mesele sadece kaç konut tamamlandı veya teslim edildi değildir. Asıl sorulması gereken soru, bu yapıların hangi denetim ve sorumluluk bilinci altında yapıldığı, risklerin hangi mekanizmalarla engellendiği ve kamu gücünün hangi ölçüde şeffaf ve denetlenebilir hale geldiğidir. Bir bölgenin yeniden inşası beton blokların yükselmesi kadar, güven duygusunun ve adalet beklentisinin de onarılmasıdır. Toplum vicdanını ve devlete olan güven ve adalet duygusunu sadece fiziki olarak o şehri yeniden inşa etmek toparlayamaz. Bu güven yeniden tesis edilmeden, yapılan fiziki yatırımlar eksik kalacaktır. Bu noktada, kamuoyunda sıkça tartışılan bir başlığın altını özellikle çizmek gerekir: İmar affı ya da imar barışı uygulamaları. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çalışmasında, deprem sonrası yeniden alevlenen -imar barışı- tartışmalarının, çoğu zaman her yıkımı tek bir sebebe bağlayan kolaycı bir algı ürettiği; oysa meselenin hem hukuki hem idari yönleriyle daha kapsamlı ele alınması gerektiği belirtilmişti.[3] Yine aynı çalışmada, imar affı/imar barışı düzenlemelerinin kural ihlalini ödüllendiren, kurala uyanlarda adalet duygusunu zedeleyen ve kamu yönetiminde zehirleyici bir etki üreten yönleri vurgulanmıştır. Özellikle 2018’de yapılan düzenlemenin teknik denetim bakımından belirsizliği ve sorumluluğu fiilen çıkar sahibi vatandaşa yıkan yaklaşımı eleştirilmişti. Ayrıca aynı çalışmada görülecektir ki yazarımız yıkımın tek sebebinin imar afları gibi gösterilmesinin de başka sorumluluk alanlarını görünmez kılabileceğini hatırlatarak, gerçekçi bir soruşturmanın tüm sistemi kapsaması gerektiğini ifade etmişti.[4] Üç yılın ardından, sorumluluğun dar bir alana sıkıştırıldığı ve karar–onay süreçlerinin bütünüyle aydınlatılmadığı kanaati güçleniyorsa, bu yalnızca bir adalet sorunu değil, doğrudan bir kamu güvenliği sorunudur. Etkili ve hızlı işleyen yargı süreçleri, şeffaf delil yönetimi, kamu görevlileri dahil olmak üzere sorumluluk zincirinin tamamına uzanabilen hesap verebilirlik ve gerçek caydırıcılık sağlanmadan, topluma böyle bir felaketi bu ülke bir daha yaşamayacak duygusu ve güveni verilemez. Bu sebeple, yalnız cezai süreçler değil, aynı zamanda tazminat düzeni, mesleki yaptırımlar ve kamu görevinin doğurduğu sonuçlara dair somut bedel mekanizmaları da işletilmelidir. Bir yazarımızın KAPDEM’de yayımlanan çözüm önerilerinde de caydırıcılığın yalnız uzun süren ceza yargılamalarına bırakılamayacağı, hızlı ve etkili mali/mesleki sonuçlar doğuran sistemlerle desteklenmesi gerektiği savunulmuştu.[5] Bugün, depremde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı anarken bir temenniden fazlasını söylüyoruz: Şeffaf, doğru, hesap verebilir ve adil yönetim, bir tercih değil; anayasadaki yaşam hakkının asgari şartıdır. Kamu görevi yalnız yetki kullanmak değil, o yetkinin doğurduğu sonuçların hukuki ve vicdani hesabını da verebilmektir. Bu vesileyle, 6 Şubat 2023 depremlerinde hayatını kaybeden tüm yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet; ailelerine, yakınlarına ve tüm Türk milletine sabırlar diliyoruz. Dileğimiz, adaletin gecikmediği, denetimin işlediği, yeniden inşanın güven verdiği ve insan hayatının her şeyin üstünde tutulduğu bir yönetim anlayışının hâkim olmasıdır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    6 Şubat 2026                                                                                                                                                                       Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) [1] https://kapdem.org/depremden-sonra-yine-mi-ayni-seyleri-soylemek-lazim-islemeyen-sistemin-bas-aktorleri-muteahhitler-yapi-denetim-sirketleri-ve-ruhsat-makamlari-bolum-1/ [2] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/ [3] https://kapdem.org/bir-felaketin-ardindan-imar-affi-imar-barisi-nedir-ne-degildir-ve-buyuk-yikimdaki-etkileri/ [4] https://kapdem.org/imar-hakki-aktarimi-kamulastirma-parasi-odemekten-kurtulmanin-yontemi-mi/ [5] https://kapdem.org/depremden-sonra-yasal-sistemin-uygulamada-islemesi-icin-cozum-onerileri-bolum-2/

Yayınlanma Tarihi: 06.02.2026

Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 2
Kamu Politikaları

Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 2

İki bölümden oluşan bu makalede, Türkiye’de ilaç sektörünün mevcut durumu, yapısal sorunları, küresel eğilimler karşısındaki konumu ve karmaşık bazı dinamikleri bütüncül bir şekilde incelenmektedir. Türk İlaç Sektörünün düzenleyici yapısı (regülasyon yapısı) ve temel yapısal sorunları detaylı şekilde analiz edilmektedir. Ayrıca bazıları kronik hale gelmiş olan mütenevvi yapısal sorunlara yönelik çözüm odaklı çeşitli kamu politikası önerileri yapılmaktadır. Bu makalenin daha önce yine Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi’nde (KAPDEM’de) “Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 1” başlığı ile yayınlanan birinci bölümünde; Türkiye ilaç sektörünün mevcut durumunu, çok boyutlu stratejik önemini, Türkiye ve dünyadaki ilaç pazarını, Türkiye’deki ilaç pazarının temel dinamiklerini, sağlık ve ilaç harcama değerlerini, ilaç harcamalarının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içindeki oranlarını, fiyat politikalarının etkilerini, ilaç ithalatının dış ticaret açığına etkisini, biyoteknolojik dönüşüm ve ilaç sektörünün yapısal/güncel sorunlarını detaylı bir şekilde analiz etmiştim.[1] Yine makalenin birinci bölümünde; Türkiye’de ilaç sektörünün sorunları ve zafiyetlerini gidermek adına çeşitli kamu politikası önerilerini yapmıştım.[2] Kamu politikası araçları ve mekanizmalarında yapılacak bazı değişikliklerin sektördeki bazı sıkıntıların giderilmesine nasıl katkı sağlayacağını ifade etmiştim.[3] Makalenin bütününde; Türkiye’de ilaç sektörünün mevcut dinamikleri, yapısal sorunları ve çözüme dair çeşitli politika önerilerine yer verirken kapsayıcı bir analiz yapmak adına üç ana eksene odaklanıyorum: Birincisi, ilaca ulaşımda finansal sürdürülebilirlik; ikincisi, yerli/teknolojik üretim kapasitesini arttırmak ve bu alanda dönüşüm; üçüncü olarak da çok önemli olduğunu düşündüğüm ‘etik yönetişim.’ Çalışmanın odaklandığı bu üç ana eksen çerçevesinde öne çıkan şu noktalar detaylı olarak incelenmektedir: Küresel ilaç harcamaları artarken Türkiye’de ilaç harcamalarının GSYH içindeki payının gerilemesi, dış referans fiyatlandırma (DAD) uygulamasının reel kurla uyumsuzluğu, API ve biyoteknoloji alanlarında ithalata olan bağımlılık, yenilikçi ilaçlara erişimde gecikmeler ve tanıtım ve hekimlerin reçetelendirme ilişkilerinde etik riskler. Makalenin mevcut ikinci bölümünde; Türkiye’de ilaç sektörünün siyasi, idari ve düzenleyici çerçevesinin dinamiklerini, Türk ilaç piyasasında faaliyet gösteren özel şirketlere dair çeşitli sıkıntıları ve kamu-özel sektör ilişkilerindeki sorunlu alanları detaylı bir şekilde analiz edilmektedir. Gündeme getirilen sıkıntılı durumlara dair sadece eleştiri yapmayıp ayrıca çözüm odaklı kamu politikası önerileri de sunulmaktadır. Makalenin bu ikinci bölümünde; Türkiye’de ilaç sektörünün siyasi, idari, düzenleyici vizyonu, çeşitli kısıtları, sorunları ve pratikteki uygulamalardaki/faaliyetlerdeki etik problemleri incelenmemektedir. İlaç sektöründeki yasadışı, etik dışı kişisel/kurumsal ilişkiler, sıkıntılı dinamikler ve sistemsel çıkar çatışması alanları analiz edilmektedir. Bu bağlamda hekim-endüstri ilişkilerindeki finansal sapmalar, bilimsel toplantıların ticari suistimali ve denetim zafiyeti, yasadışı/etik dışı/yolsuz ilişki ağları deşifre edilmektedir. Ayrıca, Türkiye’deki ilaç sektörünün yapısal sorunları ve temel zorlukları üç eksende değerlendirilmektedir: erişim, sürdürülebilirlik ve yenilikçilik. Yine ikinci bölümde; Türkiye ilaç sektöründe tespit edilen sorunlara, sıkıntılara ve temel zorluklara dair kamu politikası önerileri ve çözüm reçeteleri sunulmaktadır. İlaç sektörünü geliştirmek, yasal, idari ve düzenleyici çerçevesini daha etkin hale getirmek, sektörün işleyişini hem kamu otoriteleri hem birbiri ile rekabet eden özel sektör kuruluşları hem de diğer tüm aktör ve paydaşlar için daha iyi bir duruma getirmek ve adil rekabet, insan hayatı, halk sağlığı, toplumsal dayanışma ve ekonomik kalkınmayı önceleyen ve inovasyon, erişim ve etik dengesinin altını çizen çözüm-odaklı bir kamu politikası çerçevesi geliştirilmektedir.

Yayınlanma Tarihi: 26.01.2026

Kartalkaya Faciasında 1 Yıl Geride Kalırken Acımız Hala Çok Büyük ve Taze: Adalet Sağlandı Mı? Vicdanlar Huzur Buldu Mu?
Duyurular

Kartalkaya Faciasında 1 Yıl Geride Kalırken Acımız Hala Çok Büyük ve Taze: Adalet Sağlandı Mı? Vicdanlar Huzur Buldu Mu?

Bugün 21 Ocak 2026… 21 Ocak 2025’te, Bolu, Kartalkaya, Grand Kartal Otel’de yaşanan, ‘Kartalkaya Faciası’ olarak andığımız, büyük felaketin üzerinden tam bir yıl geçti. Acımız hala çok büyük, çok derin, çok taze ve hala dayanılmaz şekilde yüreğimizi yakmaya devam ediyor.

Yayınlanma Tarihi: 21.01.2026

Kamu Politikaları

Blokzincir Teknolojisinin Vergi Politikalarında Kullanımı

Levent Mercan

Blokzincir Teknolojisinin Vergi Politikalarında Kullanımı

Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 2

Dr. Ümit Sönmez

Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 2

Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 1

Dr. Ümit Sönmez

Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 1

Bürokraside Zam Krizi: Kamuda Maaş Düzenlemesinin Arka Planı

Ali Ömer Yılmazer

Bürokraside Zam Krizi: Kamuda Maaş Düzenlemesinin Arka Planı

Türkiye’deki Orman Yangınları Üzerine: Ne Yapmalı? Nerden Başlamalı?

Hıfzı Deveci

Türkiye’deki Orman Yangınları Üzerine: Ne Yapmalı? Nerden Başlamalı?

Araştırma Projesi: Yabancıların Türk Emek Piyasalarındaki Yerini Nasıl Değerlendirmeli: Bölüm 2 Bölüm 2: Türkiye'de Yabancıların İstihdamı: Yoğunlaştıkları Sektörler ve Çalışma Koşulları

Ozan Önel - Zeynep Korkmaz

Araştırma Projesi: Yabancıların Türk Emek Piyasalarındaki Yerini Nasıl Değerlendirmeli: Bölüm 2 Bölüm 2: Türkiye'de Yabancıların İstihdamı: Yoğunlaştıkları Sektörler ve Çalışma Koşulları

Türkiye’nin Teknoloji Politikalarında Devlet, Özel Sektör ve Üniversitelerin Rolüne Dair Kısa Bir Değerlendirme

Emre Gürbilek

Türkiye’nin Teknoloji Politikalarında Devlet, Özel Sektör ve Üniversitelerin Rolüne Dair Kısa Bir Değerlendirme

Sistem Reformu 3: Türkiye’nin Reorganizasyonu: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin Kamu Bürokrasisinde Yarattığı Yapısal ve İşlevsel Sorunlar

Hıfzı Deveci

Sistem Reformu 3: Türkiye’nin Reorganizasyonu: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin Kamu Bürokrasisinde Yarattığı Yapısal ve İşlevsel Sorunlar

Sistem Reformu 2: Düzenleyici Kurumlar Rejimi: Nereden Nereye? (Bölüm 2)

Hıfzı Deveci

Sistem Reformu 2: Düzenleyici Kurumlar Rejimi: Nereden Nereye? (Bölüm 2)

İmar Hakkı Aktarımı: Kamulaştırma Parası Ödemekten Kurtulmanın Yöntemi Mi?

Hıfzı Deveci

İmar Hakkı Aktarımı: Kamulaştırma Parası Ödemekten Kurtulmanın Yöntemi Mi?

Tüm Kamu Politikaları Yazılarını Görüntüle

Bültenimize Abone Ol

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun

Kamu Politikaları

Tümünü Gör
Blokzincir Teknolojisinin Vergi Politikalarında Kullanımı
3 dk
Ücretsiz

Blokzincir Teknolojisinin Vergi Politikalarında Kullanımı

Bu makale, blokzincir teknolojisinin vergi politikalarında nasıl bir dönüştürücü rol oynayabileceğini ve bu dönüşümün sınırlarını ele almaktadır. Merkeziyetsizlik, değiştirilemezlik ve şeffaflık gibi temel özellikleri sayesinde blokzincir teknolojisi, özellikle vergi denetimi, vergi uyumu ve kayıt dışı ekonomiyle mücadele alanlarında önemli fırsatlar sunmaktadır. Vergi beyan ve tahsilat süreçlerinin otomatikleştirilmesi, akıllı sözleşmeler yoluyla vergilerin işlem anında tahsil edilebilmesi ve verilerin güvenli biçimde doğrulanması, kamu gelirlerinin artırılmasına ve idari yüklerin azaltılmasına katkı sağlayabilecek başlıca avantajlar arasında yer almaktadır. Bununla birlikte makale, blokzincir teknolojisinin vergi politikalarına entegrasyonunun ciddi kurumsal, hukuki ve teknik zorluklar içerdiğine de dikkat çekmektedir. Mevcut vergi mevzuatının merkeziyetsiz yapılarla uyumsuzluğu, kamu kurumlarının teknolojik altyapı ve insan kaynağı kapasitesindeki sınırlılıklar ile ülkeler arasındaki dijitalleşme farkları, bu teknolojinin kısa vadede yaygın biçimde uygulanmasının önündeki temel engeller olarak öne çıkmaktadır. Çalışma, blokzincirin vergi sistemlerinde etkin biçimde kullanılabilmesi için mevzuatın güncellenmesi, kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi ve uzun vadeli bir dönüşüm stratejisinin benimsenmesi gerektiğini vurgulayarak, blokzinciri hızlı bir çözümden ziyade dikkatle planlanması gereken yapısal bir reform alanı olarak değerlendirmektedir.

Levent Mercan

Yazar

Devamını Oku
Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 2
3 dk
Ücretsiz

Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 2

İki bölümden oluşan bu makalede, Türkiye’de ilaç sektörünün mevcut durumu, yapısal sorunları, küresel eğilimler karşısındaki konumu ve karmaşık bazı dinamikleri bütüncül bir şekilde incelenmektedir. Türk İlaç Sektörünün düzenleyici yapısı (regülasyon yapısı) ve temel yapısal sorunları detaylı şekilde analiz edilmektedir. Ayrıca bazıları kronik hale gelmiş olan mütenevvi yapısal sorunlara yönelik çözüm odaklı çeşitli kamu politikası önerileri yapılmaktadır. Bu makalenin daha önce yine Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi’nde (KAPDEM’de) “Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 1” başlığı ile yayınlanan birinci bölümünde; Türkiye ilaç sektörünün mevcut durumunu, çok boyutlu stratejik önemini, Türkiye ve dünyadaki ilaç pazarını, Türkiye’deki ilaç pazarının temel dinamiklerini, sağlık ve ilaç harcama değerlerini, ilaç harcamalarının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içindeki oranlarını, fiyat politikalarının etkilerini, ilaç ithalatının dış ticaret açığına etkisini, biyoteknolojik dönüşüm ve ilaç sektörünün yapısal/güncel sorunlarını detaylı bir şekilde analiz etmiştim.[1] Yine makalenin birinci bölümünde; Türkiye’de ilaç sektörünün sorunları ve zafiyetlerini gidermek adına çeşitli kamu politikası önerilerini yapmıştım.[2] Kamu politikası araçları ve mekanizmalarında yapılacak bazı değişikliklerin sektördeki bazı sıkıntıların giderilmesine nasıl katkı sağlayacağını ifade etmiştim.[3] Makalenin bütününde; Türkiye’de ilaç sektörünün mevcut dinamikleri, yapısal sorunları ve çözüme dair çeşitli politika önerilerine yer verirken kapsayıcı bir analiz yapmak adına üç ana eksene odaklanıyorum: Birincisi, ilaca ulaşımda finansal sürdürülebilirlik; ikincisi, yerli/teknolojik üretim kapasitesini arttırmak ve bu alanda dönüşüm; üçüncü olarak da çok önemli olduğunu düşündüğüm ‘etik yönetişim.’ Çalışmanın odaklandığı bu üç ana eksen çerçevesinde öne çıkan şu noktalar detaylı olarak incelenmektedir: Küresel ilaç harcamaları artarken Türkiye’de ilaç harcamalarının GSYH içindeki payının gerilemesi, dış referans fiyatlandırma (DAD) uygulamasının reel kurla uyumsuzluğu, API ve biyoteknoloji alanlarında ithalata olan bağımlılık, yenilikçi ilaçlara erişimde gecikmeler ve tanıtım ve hekimlerin reçetelendirme ilişkilerinde etik riskler. Makalenin mevcut ikinci bölümünde; Türkiye’de ilaç sektörünün siyasi, idari ve düzenleyici çerçevesinin dinamiklerini, Türk ilaç piyasasında faaliyet gösteren özel şirketlere dair çeşitli sıkıntıları ve kamu-özel sektör ilişkilerindeki sorunlu alanları detaylı bir şekilde analiz edilmektedir. Gündeme getirilen sıkıntılı durumlara dair sadece eleştiri yapmayıp ayrıca çözüm odaklı kamu politikası önerileri de sunulmaktadır. Makalenin bu ikinci bölümünde; Türkiye’de ilaç sektörünün siyasi, idari, düzenleyici vizyonu, çeşitli kısıtları, sorunları ve pratikteki uygulamalardaki/faaliyetlerdeki etik problemleri incelenmemektedir. İlaç sektöründeki yasadışı, etik dışı kişisel/kurumsal ilişkiler, sıkıntılı dinamikler ve sistemsel çıkar çatışması alanları analiz edilmektedir. Bu bağlamda hekim-endüstri ilişkilerindeki finansal sapmalar, bilimsel toplantıların ticari suistimali ve denetim zafiyeti, yasadışı/etik dışı/yolsuz ilişki ağları deşifre edilmektedir. Ayrıca, Türkiye’deki ilaç sektörünün yapısal sorunları ve temel zorlukları üç eksende değerlendirilmektedir: erişim, sürdürülebilirlik ve yenilikçilik. Yine ikinci bölümde; Türkiye ilaç sektöründe tespit edilen sorunlara, sıkıntılara ve temel zorluklara dair kamu politikası önerileri ve çözüm reçeteleri sunulmaktadır. İlaç sektörünü geliştirmek, yasal, idari ve düzenleyici çerçevesini daha etkin hale getirmek, sektörün işleyişini hem kamu otoriteleri hem birbiri ile rekabet eden özel sektör kuruluşları hem de diğer tüm aktör ve paydaşlar için daha iyi bir duruma getirmek ve adil rekabet, insan hayatı, halk sağlığı, toplumsal dayanışma ve ekonomik kalkınmayı önceleyen ve inovasyon, erişim ve etik dengesinin altını çizen çözüm-odaklı bir kamu politikası çerçevesi geliştirilmektedir.

Dr. Ümit Sönmez

Yazar

Devamını Oku
Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 1
3 dk
Ücretsiz

Türkiye İlaç Sektörü: Mevcut Durum, Yapısal Sorunlar ve Kamu Politikası Önerileri: Bölüm 1

İki bölümden oluşan bu makalede, Türkiye’de ilaç sektörünün mevcut durumu, yapısal sorunları, küresel eğilimler karşısındaki konumu ve karmaşık bazı dinamikleri bütüncül bir şekilde incelenecektir. Türk İlaç Sektörünün düzenleyici yapısı (regülasyon yapısı) ve temel yapısal sorunları detaylı şekilde analiz edilecektir. Ayrıca bazıları kronik hale gelmiş olan mütenevvi yapısal sorunlara yönelik çözüm odaklı çeşitli kamu politikası önerileri yapılacaktır. Türkiye’de ilaç sektörünün mevcut dinamikleri, yapısal sorunları ve çözüme dair çeşitli politika önerilerine yer verirken kapsayıcı bir analiz yapmak adına üç ana eksene odaklanacağım: Birincisi, ilaca ulaşımda finansal sürdürülebilirlik; ikincisi, yerli/teknolojik üretim kapasitesini arttırmak ve bu alanda dönüşüm; üçüncü olarak da çok önemli olduğunu düşündüğüm ‘etik yönetişim.’ Çalışmanın odaklandığı bu üç ana eksen çerçevesinde öne çıkan şu noktalar detaylı olarak incelenecektir: Küresel ilaç harcamaları artarken Türkiye’de ilaç harcamalarının GSYH içindeki payının gerilemesi, dış referans fiyatlandırma (DAD) uygulamasının reel kurla uyumsuzluğu, API ve biyoteknoloji alanlarında ithalata olan bağımlılık, yenilikçi ilaçlara erişimde gecikmeler ve tanıtım ve hekimlerin reçetelendirme ilişkilerinde etik riskler. İki bölümden oluşan bu makalede, sorunlar detaylı analiz edildikten sonra çözüm için siyasi ve idari politikalarda bazı değişiklikler tavsiye ederken; inovasyon, erişim ve etik dengesine vurgu yapan kapsamlı bir kamu politikası önerisi yapacağım. Makalenin bu birinci bölümünde; Türkiye ilaç sektörünün mevcut durumu, çok boyutlu stratejik önemi, Türkiye ve dünyadaki ilaç pazarı, Türkiye’deki ilaç pazarının temel dinamikleri, sağlık ve ilaç harcama değerleri, ilaç harcamalarının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içindeki oranları, fiyat politikalarının etkileri, ilaç ithalatının dış ticaret açığına etkisi, biyoteknolojik dönüşüm ve ilaç sektörünün yapısal/güncel sorunları detaylı bir şekilde analiz edilecektir. Ayrıca Türkiye’de ilaç sektörünün sorunları ve zafiyetlerini gidermek adına çeşitli kamu politikası önerileri yapılacaktır. Kamu politikası araçları ve mekanizmalarında yapılacak bazı değişikliklerin sektördeki bazı sıkıntıların giderilmesine nasıl katkı sağlayacağı ifade edilecektir.

Dr. Ümit Sönmez

Yazar

Devamını Oku

Geleceği Birlikteİnşa Edelim

KAPDEM'e destek olarak araştırma ve geliştirme projelerimizin devamlılığını sağlayın. Her katkı, daha güçlü bir gelecek için önemli.

500+
Destekçi
50+
Proje
3+
Yıllık Deneyim

Yönetim Tasarımı / Reformu

Tümünü Gör
Bahis, Şike ve Kara Para Aklama İlişkisi: Mücadele İçin Kamu Politikası ve Uygulama Önerileri
3 dk
Ücretsiz

Bahis, Şike ve Kara Para Aklama İlişkisi: Mücadele İçin Kamu Politikası ve Uygulama Önerileri

Ekim sonu–Kasım başı 2025’te Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), resmî verilerle yaptığı incelemede 571 faal hakemin 371’inin bahis hesabı olduğunu, 152’sinin de fiilen bahis oynadığını açıkladı. Ardından 149 hakem ve yardımcı hakem için sekiz ile on iki ay arasında men cezaları geldi. Bu tablonun tek başına yasalarda tanımlanmış şekilde bir şike suçu içerdiği sonucuna varılamaz. Ancak, bu veriler bazında net bir çıkar çatışması, içeriden bilgiyle piyasa istismarı, “spot‑fixing” (müsabaka içerisindeki mikro olayların manipülasyonu) ve kara para aklama (KPA) risklerinin var olduğunu, bu risklerin mevcut işleyiş içerisinde yüksek olduğunu ve adil rekabet algısının zedelendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Pratik sonuç şu: Spor hukukunu ilgilendiren yasal düzenlemeler ile, kara para suçunu düzenleyen yasa ve maddelerinin sahada nasıl kesiştiğini, uluslararası sözleşme ve en iyi uygulamalarda belirtilen yapılara ulaşmanın ne kadar önemli olduğunu gördük. Bu durumla mücadele etmek ve doğru şekilde süreçleri yönetmek için doğru bir kamu politikası yaklaşımı ve etkili bir politik reçete nasıl olmalıdır? Öncelikle; eşgüdümlü bütünlükçü bir izleme mekanizmasının geliştirilmesi, hedefli Know Your Customer/Enhanced Due Diligence (KYC/EDD)(Müşterini Tanı/Arttırılmış Özen) analizlerinin süreç içerisinde bulunan tüm kurumlarca yapılması, akıllı anomali analitiği gibi teknik izleme faaliyetlerinin tasarlanması, MASAK gibi kurumlara gecikmeden şüpheli işlem bildirimlerinin ve raporlamaların yapılması ve şeffaf, caydırıcı disiplin yaptırımlarının kurgulanması. Bunları, bahis operatörlerinin erişebileceği spor katılımcıları için merkezi bir “denylist”(red listesi) oluşturulması, belli kurumlarla zorunlu veri paylaşımı ve offshore yasadışı bahse karşı müşterek eylem planı oluşturma ve mevcut planın uygulanması gibi politika adımları tamamlamalıdır.

Abdullah Çoban

Yazar

Devamını Oku
Bakan Yardımcısı Olmadı, Müsteşar Verelim: Adalet Bakanlığı’nda Bakan Yardımcılığı Sorunu
3 dk
Ücretsiz

Bakan Yardımcısı Olmadı, Müsteşar Verelim: Adalet Bakanlığı’nda Bakan Yardımcılığı Sorunu

2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği ardından gerçekleştirilen bir dizi bürokratik reorganizasyondan biri de bakanlıklardaki en yüksek “atanmış kamu görevlileri” olan müsteşarların yerini, bakan yardımcılarının alması olmuştu. Hepimiz müsteşarları unutmuş ve bakan yardımcılarının varlığına alışmışken, geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir Kanun ile Adalet Bakanlığında yeniden müsteşarlık oluşturulduğunu öğrendik. Kamuoyunda “bakanlıklarda bakan yardımcılığı kalkıyor mu? ve/veya “müsteşarlıklar yeniden geri mi geliyor?” sorularına neden olan bu gelişmenin nedeni, aslında bütün bakanlıklarda yeniden müsteşarlık oluşturmak değil, sadece 2017 değişikliğinden sonra yürürlüğe konulan uyum düzenlemelerinde, Anayasa’nın emredici hükümlerine bazı aykırılıklar bulunmasıydı. Kamuoyunu aydınlatmak amacıyla Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) için kaleme alınan bu makalede, bu haberler ve durumun asıl bilinmesi gereken arka planı detaylı şekilde analiz edilmektedir.

Hıfzı Deveci

Yazar

Devamını Oku
Sistem Reformu 2: Düzenleyici Kurumlar Rejimi (Bölüm 1)
3 dk
Ücretsiz

Sistem Reformu 2: Düzenleyici Kurumlar Rejimi (Bölüm 1)

SİSTEM REFORMU 2: DÜZENLEYİCİ KURUMLAR REJİMİ (BÖLÜM 1) Önsöz: Türkiye’de Yönetim Sistemi Reformu: KAPDEM Çalışma Atölyesi Türkiye’de kamu yönetimi alanında sürekli reform çalışmaları olmuştur. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara geldiği 2002 yılından bugüne kadar da yasama, yürütme ve yargı yapılarında çok önemli değişiklikler ve reform çalışmaları yapılmıştır. Sürekli olarak anayasa değişiklikleri yapılmış, siyasi ve idari yapılar ve yönetim mekanizmalarında kritik değişikliklere gidilmiştir. 2010 yılında referandum ile kabul edilen kapsamlı Anayasa Değişikliği ve benzeri kritik yasal düzenlemeler yanında 2017 yılında yine referandum ile kabul edilen ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ ile yeni bir sisteme geçiş yapılmıştır. Son yirmi yılda yapılan tüm yapısal ve sistemsel değişiklikler, reformların artı ve eksileri çok kapsamlı ve detaylı bir analiz gerektirmektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde yeniden düzenlemesi gereken ciddi sorunlar olduğu, artan yönetim krizleri ile birlikte daha çok dillendirilmeye başlanmıştır. Mevcut sistemde bir reform ihtiyacı olduğu konuşulurken, ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni birlikte oluşturup savunan Cumhur İttifakı’nın ana siyasi partileri Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi henüz mevcut sistemde bir reform yapma sinyali vermese de 2022 yılı Mart ayında TBMM’ye sunmak üzere hazırladıkları kanun tasarısı ile yine önemli siyasi ve idari değişiklikler planladıklarını açık etmişlerdir. Ayrıca, muhalefet partilerinin uzun zamandır siyasi söylem haline getirdiği ve altı muhalefet partisinin bir araya gelerek 28 Şubat 2022’de açıkladığı ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’ önerisi ile birlikte sistem reformu tartışmaları iyice alevlenmiştir. Ayrıca, muhalefet partilerinin uzun zamandır siyasi söylem haline getirdiği ve altı muhalefet partisinin bir araya gelerek 28 Şubat 2022’de açıkladığı ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’ önerisi ile birlikte sistem reformu tartışmaları iyice alevlenmiştir. 2023 Cumhurbaşkanlığı Seçimi’ni ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ olarak adlandırılan yeni yönetim biçimini savunan siyasi partilerden oluşan Cumhur İttifakı’nın adayının yeniden kazanması sonrası bu tartışmalar bir parça durulmuştur. Ancak yeni yönetim biçiminin kendi içerisinde bazı sorunlarının devam etmesi nedeniyle belirli yeniden düzenlemelere ve sistemsel reformlara ihtiyaç olduğu sürekli bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Sistem reformu tartışmalarına önceki ve mevcut siyasi/idari/yargısal kurum ve mekanizmaların kurumsal yapıları ve pratikteki işleyiş süreçlerine bakarak ve doğrudan sorunlara ve çözümlere odaklanarak katkı sunmayı amaçlayan Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi’nin (KAPDEM’in) ‘Türkiye’de Yönetim Sistemi Reformu’ genel başlığı altında bir seri halinde yayınlayacağı çalışmaların bir parçası olarak bu makale hazırlanmıştır. Türkiye’deki yeni yönetim sisteminin oluşturduğu ya da yeniden yapılandırdığı yasal kurum ve mekanizmalar, 2002’den bu yana gelen eski kurumsal yapı ve uygulamalar ile karşılaştırmalı olarak tarihsel bir süreç içerisinde, ancak güncel eksi ve artılarına odaklanarak incelenecektir. ÖZET Türkiye’de daha çok ‘üst kurullar’ veya ‘düzenleyici kurumlar’ gibi ifadeler ile anılan, dünyada ‘bağımsız regülasyon kurumları,’ ‘bağımsız idari otoriteler’ gibi çeşitli isimlendirmeler ile ülkelerin kamu yönetimi sistemleri içerisinde artan yetkiler ve rollere sahip olan ‘bağımsız/özerk düzenleyici kurumlar’ sosyal, ekonomik ve kültürel hayatın her alanında hem kamu kurumları hem özel şirketler hem de sivil toplum üzerinde ‘düzenleme, denetleme ve yaptırım uygulama’ gibi ciddi yetkilerine sahip otoriteler olarak ortaya çıkmışlardır. Türk kamu yönetimi sisteminin içerisindeki sayıları ve ağırlıkları özellikle 2000’li yıllardan sonra önemli ölçüde artmıştır. ‘Bağımsız/özerk düzenleyici kurumlar’ geleneksel bürokratik/idari kurumlardan ayırt edici özelliklere sahiptirler ve yasa ile düzenlenmiş belli özelliklere haiz değiller ise ‘düzenleyici kurum’ olamazlar. Geleneksel bakanlık ve bürokrasi yapıları ve kurumlarına ek olarak kendilerine has özellikleri ile sayısız kamu sektörlerinde otorite haline gelen bu kurumların yönetsel anlamda oluşturdukları yapıya ‘düzenleyici kurumlar rejimi’ demek de mümkündür. İki bölümlü bu makalede bu kurumların dünyada ve Türkiye’deki gelişim serüveni, temel özelliklerini ve devlet içindeki kritik rollerini ele alacağız. İkinci bölümde ise, bu kurumların son yirmi yılda geçirdikleri dönüşümleri, bugün nerede durduklarını ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi içerisinde nerede durduklarını, yeni sistem reformu ile yapı ve işlevlerinin nasıl bir değişim geçirdiğini ileriye yönelik çözüm önerileri ile irdelemeye çalışacağız. SİSTEM REFORMU 2: DÜZENLEYİCİ KURUMLAR REJİMİ (BÖLÜM 1) Giriş İki bölüm halinde yayınlanacak olan bu makalede, sistem reformu analiz serisinin ilk konusu olarak düzenleyici kurumlar rejimi ele alınacaktır. Türkiye, son yirmi yılda önemli siyasal-yönetsel bozulmalar, kayıplar, geriye gidişler yaşamıştır. Belirli alanlarda ciddi reform ve yeniden düzenleme ihtiyacı devam etmektedir. Bu bağlamda sorunları detaylı analiz ederken, çeşitli restorasyon ve/veya çözüm önerileri de sunmaya çalışacağız. Sistem reformu serisinin bu ilk bölümünde, halk arasında “üst kurullar” olarak bilinen düzenleyici kurumlar rejimini irdelemeye çalışacağız. Makalenin ilk bölümünde; düzenleyici kurumların özelliklerini, dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkış nedenlerini ve anayasal yönetim sistemi içinde nerede konumlandıklarını ele alacağız. Ülkemizdeki örneklerin yasal ve yönetsel yapılarında, görev ve yetki alanlarında son yıllarda meydana gelen değişiklikleri ise makalenin ikinci bölümünde ortaya koymaya çalışacağız. Dünyada Düzenleyici Kurumlar (Üst Kurullar) [1] Günümüzde olağanüstü hızlanan teknolojik gelişmeler ve küreselleşme süreci, toplumsal ilişkileri giderek karmaşıklaştırmış, bu durum pozitif hukuk düzenine yeni kurum ve kavramların eklenmesini zorunlu kılmıştır. Çağdaş demokratik hukuk devletinin bu yeni süreçte en temel sorunu, bir yandan artan idari faaliyet alanlarına uygun yönetim anlayışlarını ve kurumlarını oluştururken, öte yandan da bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin en kapsamlı biçimde korunması olmaktadır. Bu arayışların ortaya çıkardığı ürünlerden biri de “bağımsız düzenleyici kurumlar (üst kurullar)”dır. İlk olarak ortaya çıktığı yer olan ABD’de “independent regulatory agencies” , İngiltere’de “ quasi autonomous non-governmental organizations (quangos)” olarak anılan bu kurumlar, akademik çalışmalarda Fransızca karşılığından (les autorités administratives indépendantes) “bağımsız idari otorite” (BİO) olarak adlandırılmaktadır. Türkiye kamuoyunda ise “üst kurullar” ya da daha yaygın olarak “düzenleyici kurumlar” olarak tanımlanmaktadırlar. Çalışmamızda da bu yaygın isimlendirme benimsenmiştir. Politikacılara duyulan güvensizlik ve bazı hassas teknik alanları siyasal müdahale dışında tutma isteği, öteden beri bu kurumların en önemli ortaya çıkış nedeni olarak gösterilmekte ve kamu yaşamı için son derece önemli bazı sektörlerde objektifliğin ve yansızlığın güvencesi olarak görülmekteyseler de varlık nedeninin böyle dar kapsamlı tanımlanması, giderek terk edilmektedir. Günümüzde devletin birincil görevleri arasında “regülasyon” un öne çıktığı ve bu görevin; klasik bürokratik yapılanma dışında, hızlı ve etkin karar alabilen ve uygulayabilen pür uzman düzenleyici kurumlar eliyle yürütülmesinin zorunlu olduğu daha geniş kabul görmektedir. Düzenleyici Kurumların Asıl İşlevi: Regülasyon Regülasyon, belirli bir alanı düzenleme, bu alanda faaliyette bulunacak aktörler açısından oyunun kurallarını belirleme ve bu kurallara uyulup uyulmadığını denetleyerek, aykırı davrananlara yaptırım uygulama etkinliklerinin bütününü ifade etmektedir. Regülasyon yapmak üzere düzenleyici kurumların oluşturulması, küreselleşme olgusu ile de yakından ilgilidir. Özellikle 1980’lerden sonra sermayenin “ulus-aşırı”laşması, ulusal işletmelerin özelleştirilmesi yoğunlaşmış, bunun sonucunda devletin öteden beri doğrudan doğruya ve çoğu kez tekel olarak faaliyette bulunduğu pek çok alan da rekabete açılmış ve bu durum, devletlerin ulusal piyasalara müdahalesinin asgariye indirilmesini gerektirmiştir. İşte bu alanların regülasyonu, iki amaca hizmet etmektedir: Rekabetçi bir piyasa düzeninin yerleşmesini sağlamak; kurallara aykırı davranışları önleyerek hem alandaki bütün girişimcilerin hem de tüketicilerin hak ve menfaatlerini korumak. Bu anlamda, “regülasyon” kavramı, devletin işlevindeki bir dönüşümü de ifade etmektedir. Devletin kamu örgütleri aracılığı ile gerçekleştirdiği “topluma hizmet sunma” etkinliği, artık yerini piyasa mekanizmasının kurallarının tam anlamıyla gerçekleşmesini sağlamaya yönelik bir tür hakemliğe bırakmaktadır. Yani, regülasyonda devletin piyasaya güdümcü müdahalesi amaçlanmamaktadır; tam tersine, piyasa aktörlerinin, mekanizmanın işleyişine yönelik yapay müdahalelerinin denetim altına alınması söz konusudur. Kara Avrupa’sı ülkelerinde 1980’li yıllardan sonra gündeme giren düzenleyici kurumların ABD’deki varlıkları ise çok daha uzun bir geçmişe dayanmaktadır. Bu ülkede ilk özerk düzenleyici kurum 1887 yılında kurulan “Interstate Commerce Commission” dur. Halen varlığını sürdüren 100 civarında “bağımsız federal düzenleyici kurum” içinden 7’si (yedi büyük (big seven)) iş yaşamı açısından önem taşımaktadır. Düzenleyici Kurumların Görev Alanı Gerek süregelen uluslararası uygulamalara gerekse de Türkiye’deki görece yeni uygulamalara bakıldığında, bu kurumların görevlerini birkaç ana kategoride toplamak olanaklıdır: Belirli bir sektörde faaliyette bulunacak kuruluş ve kişilere izin, lisans, onay, yetki vermek, Yönetmelik, tebliğ, genelge gibi düzenleyici metinler yayımlamak, Görev alanında denetim yapmak ve buna bağlı olarak gerektiğinde suç duyurusunda bulunmak, Para cezası, faaliyetten geçici veya sürekli yasaklama gibi yargı-benzeri yaptırımlar uygulamak, Görev alanı ile ilgili olarak genel yönetim işlevlerine çeşitli düzeylerde katılmak. Sayılan faaliyetlerin ağırlığı ülkeden ülkeye değişebilmektedir. Bazı ülkelerde ve bazı kurumlarda düzenleme işlevi öne çıkarken, bazıları için denetim işlevinin öne çıkmakta, “genel yönetime katılıma” fonksiyonunun ise genellikle gelişmekte olan ülkelerde ağırlık kazandığı, gelişmiş ülkelerde pek görülmediği belirtilmektedir. Düzenleyici Kumların Bağımsızlık (Özerklik) Gereksinimi Düzenleyici kurumların en belirgin ayırt edici özelliği, “bağımsızlık/özerklik”tir. Bağımsızlık gereksinimi; kurumların “siyaset üstü” olması, yani siyasi otoriteden bağımsız düzenlemeler yaparak kararlar üretebilmesi anlamına gelmemektedir. Bu kurumlar açısından, bağımsızlığın iki boyutu bulunmaktadır: Birinci boyut, “organik bağımsızlık”tır ve bu; kurumlardaki karar vericilerin (kurul üyelerinin) “statüsel” güvencelere sahip olmaları demektir. Böylelikle, düzenleyici kurumların karar ve işlemleri; siyasal (hükümet, siyasi partiler vs.) ve siyasal olmayan (piyasalar, medya, meslek örgütleri, başka kamusal örgütler vs.) iktidar odaklarının etkisi altında kalmayacaktır. Bağımsızlığın ikinci boyutu, “işlevsel bağımsızlık”tır. İşlevsel bağımsızlık, bu kurumların işlem ve kararlarının sadece yargı denetimine tabi olması, bunun dışında kalan klasik idari denetim biçimlerinin hiçbirine tabi olmamaları demektir. Kurumların bağımsızlık/özerklik gereksinimi ve bunun fiili görünümü, ülkeden ülkeye değişmektedir. En güçlü göründükleri ülke olan ABD’de bir tür hizmet yönünden federalizm işlevi gören bu kurullar, adeta devletin dördüncü gücü konumundadırlar ve zaten Anglo-Sakson yazınında bu kuruluşlar için “Forth Branch of Government (Devletin Dördüncü Erki)” deyimi kullanılmaktadır. Üniter sistemlerde ise, örneğin Fransa’da, yürütme erkine dahil, ancak kendine özgü kuruluşlar olarak kurgulanmışlardır. Tüzel kişiliğe sahip olmamalarına rağmen, hükümetlerin otoritesine bağımlı değildirler. Merkezi yönetimin vesayet denetimine de tabi olmaksızın çok geniş yetkilerle donatılan bu kurumların, ülkelerin klasik idari yapılanması içinde nereye konulacakları konusu, aradan geçen bunca yıla karşın, uygulandıkları bütün ülkelerde halen tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Türkiye uygulamalarında; düzenleyici kurumların organik bağımsızlığı bağlamındaki güvenceler arasında; kurul üyelerinin belirlenmesinin bütünüyle yasama ya da yürütme organlarına bırakılmaması, üyelerin belirli süre için seçilmesi ve bu sürenin sonuna kadar görevden alınamaması, üyelerin bir bölümünün belirli sürelerde değiştirilmesi, ikinci kez atanma yasağı sayılabilir. Türkiye uygulamalarında, bu kurumların kuruluş yasalarına “kimseden emir ve talimat almayacaklarına” ilişkin hükümler de yazılabilmektedir. Bütün bunları, yargıçlara tanınan güvencelere benzetmek mümkündür. İşlevsel bağımsızlığın sağlanması açısından ise bu kurumlar merkezi idarenin hiyerarşik ya da vesayet denetimlerine[2] tâbi kılınmamıştır. Fakat diğer kamusal örgütler gibi, bütün eylem ve işlemleri yargı denetimi altındadır. İşlevsel bağımsızlık bağlamında, “parasal kaynak” bağımsızlığından da söz etmek gerekmektedir. Türkiye uygulamalarında bu kurumlar, mali açıdan merkezi yönetimin anlık karar ve tercihlerine bağlı kılınmamakta; bunun için görev yaptıkları sektörlerde kendileri için yasal gelir kaynakları yaratılmaktadır. Bu gelir kaynakları; piyasa aktörlerinden tahsil edilen çeşitli izin, ruhsat ve/veya tahsis gelirleri, katılım payları, çeşitli hizmet harçları ya da cezalar olabilmektedir. Türkiye’deki düzenleyici kurum yapılanması üzerinde de dünyadakine benzer tartışmalar olmuştur. Öyle ki, çok sayıda düzenleyici kurumun kurulduğu dönemin başbakanı, “bu kurumlara söz geçiremediğinden” yakınmıştır.[3] Türkiye’de Düzenleyici Kurumlar Türkiye’nin, dünyadaki gelişmelere paralel biçimde, düzenleyici kurumlara bürokratik yapısı içinde yer vermeye başlaması, 1980’den hemen sonraki döneme rastlar. Bu kurumların tümünün de en üstünde var olan “kurul” yapılanmalarından ötürü, bazen kurum, bazen de kurul olarak adlandırılmışlardır.[4] Biz bu çalışmada, her iki tanımlamayı da (kurum-kurul) aynı anlama gelecek biçimde kullandık. Türkiye’de “düzenleyici kurum” listesi yapmak birkaç açıdan zorluk taşımaktadır: Birincisi, genellikle bakanlıkların, yerel yönetimlerin, valilik ve/veya kaymakamlıkların ya da diğer çeşitli kamu örgütlerinin hiyerarşik örgüt şemasında; tüzel kişilikleri olmayan, fakat “kurul” adıyla görev yapan, çok sayıda oluşum vardır.[5] Türkiye’de düzenleyici kurum listesi yapmanın ikinci zorluğu, zamanlamadan kaynaklanır. Yüksek Öğretim Kurulu ve Radyo Televizyon Üst Kurulu, 1980’den hemen sonra, zamanın “siyasal anlayışlarını” önceleyerek kurulmuşlardır.[6] Daha sonraki yıllarda kurulan Rekabet Kurumu, Bilgi Teknolojileri Kurumu, Kamu İhale Kurumu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun ve diğerlerinin ise belirli ekonomik faaliyet alanlarını düzenlemek amacıyla kurulduklarını söylemek daha doğrudur.[7] Türkiye’de düzenleyici kurum yapılanmasının, Sermaye Piyasası Kurulu ile başladığı genellikle kabul edilmektedir. Halen, varlığı devam edenlerin tam bir listesini; 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nda bulmak mümkündür.[8] 5018 sayılı Yasanın 2003 yılındaki ilk biçiminde, düzenleyici kurumlar şöyle sıralanmıştır[9]: 1- Radyo ve Televizyon Üst Kurulu 2- Telekomünikasyon Kurumu 3- Sermaye Piyasası Kurulu 4- Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 5- Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu 6- Kamu İhale Kurumu 7- Rekabet Kurumu 8- Şeker Kurumu 9- Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu 10- Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu 2011 yılından sonra ise aşağıdaki kurumlar da bu listeye eklenmiştir[10]: Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu, Kişisel Verileri Koruma Kurumu, Nükleer Düzenleme Kurumu, Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu. Bu kurumlardan; Şeker Kurumu ile tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu, 2017 yılında kapatılmıştır.[11] Bütün bu ekleme-çıkarmalardan sonra, 5018 sayılı Kanunun ekindeki III sayılı Cetvel’de sıralanan “Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar” listesinin son hali şöyle olmuştur: 1) Radyo ve Televizyon Üst Kurulu 2) Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu 3) Sermaye Piyasası Kurulu 4) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 5) Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu 6) Kamu İhale Kurumu 7) Rekabet Kurumu 8) Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu 9) Kişisel Verileri Koruma Kurumu 10) Nükleer Düzenleme Kurumu 11) Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu. Önceki listede yer alan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na ise son listede yer verilmemiştir. Öte yandan, her iki listede de yer verilmemiş olmakla birlikte, ülkemizde “tüm yüksek öğretimi düzenleyen ve yükseköğretim kurumlarının faaliyetlerine yön veren, kanunla kendisine verilen görev ve yetkiler çerçevesinde özerkliğe ve kamu tüzel kişiliğine sahip bir kuruluş” olan Yüksek Öğretim Kurulu da bu çalışmamızda düzenleyici kurum/kurul olarak değerlendirilmiştir.[12]’[13]’[14] Sonuç Türkiye’deki düzenleyici kurumları ele aldığımız çalışmamızın bu birinci bölümünde, kavramsal ve kuramsal olarak “düzenleyici kurum” yapılanmasının dünyada ortaya çıkış nedenlerini, bunların görev ve yetki alanlarını, özerklik gereğinin boyutlarını; ülkemizdeki düzenleyici kurumların yasal-yönetsel temellerini ele almaya çalıştık. Ülkemizdeki düzenleyici kurumların gerek görev-yetki sınırlarında ve özerklik boyutlarında; gerekse de kurul yapılanmalarının nitelik, görev süresi, objektif karar üretme kapasitelerinde kuruluş aşamasından sonraki dönemlerde meydana gelen değişiklikleri ve bu değişikliklerin kurumlar üzerinde ne tür etkiler yarattığını ise ikinci bölümde ele alacağız. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors. Kaynakça - Ekler [1] Bu bölümün yazımında yararlanılan kaynaklar: Ali İhsan Irmak, “Türk Kamu Yönetiminde Bağımsız İdari Kurulların Yeri ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu”, İdari Uzmanlık Tezi, Haziran 2013, Ankara. Ümit Sönmez, Piyasamın İdaresi: Neoliberalizm ve Bağımsız Düzenleyici Kurumların Anatomisi, İletişim Yayınları, 2011, İstanbul. Şebnem Sayhan, “Bağımsız İdari Otoritelerin Hukuki Niteliği”, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, no.: 29, Ekim 2003. Ali Ulusoy, Bağımsız İdari Kurumlar, Danıştay Matbaası, 1999, Ankara. [2] Hiyerarşik denetim; kurumların, yasal emir-komuta zinciri içinde bağlı bulundukları üst makam ve oluşumlar tarafından denetlenmesidir. Vesayet denetimi ise kurumların, yönetsel “üstü” konumunda olmayan makam ve oluşumlar tarafından, yasaların verdiği açık yetki ile denetlenmesidir. Hiyerarşik denetim doğal, vesayet denetimi ayrıksı durumdur. [3] Başbakan Bülent Ecevit, 2001. [4] Örneğin Rekabet Kurumu, ama Radyo Televizyon Üst Kurulu; ya da Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, ama Sermaye Piyasası Kurulu; ya da Yüksek Öğretim Kurulu, ama Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu [5] Bu yapılara; bakanlıkların teftiş kurulları, il ve ilçelerdeki hıfzısıhha kurulları, Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu, bakanlıklar ve bağımsız genel müdürlüklerdeki uzlaştırma kurulları, disiplin kurulları vs. örnek verilebilir. [6] Sermaye Piyasası Kurulu da 1980’den sonra (1981 yılında) kurulmuş olmakla birlikte, onun kuruluşunda “dönemin siyasal anlayışlarının” değil, ekonomik gerekliliklerin belirleyici olduğunu söylemek daha doğru olur. [7] 1980’den hemen sonra kurulan düzenleyici kurumların “kurul” adıyla, daha sonra kurulanların ise “kurum” adıyla anıldıklarını da burada kaydetmeliyiz. [8] 24.12.2003 günlü ve 25326 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun ekindeki III sayılı Cetvel’de yer alan kurumlar. [9] Düzenleyici Kurumların ilk kuruluş düzenleri için, aşağıdaki yasaların ilk yayımlandıkları şekline bakılması gerekmektedir: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK): 3984 sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun.” Telekomünikasyon Kurumu (TK ) : 4502 sayılı Kanunla değişik 2813 sayılı “Telsiz Kanunu.” Sermaye Piyasası Kurulu (SPK): 4487 sayılı Kanunla değişik 2499 sayılı “Sermaye Piyasası Kanunu.” Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK): 4491 ve 4672 sayılı Kanunlarla değişik 4389 sayılı “Bankalar Kanunu.” Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK ) : 4646 sayılı Kanunla değişik 4628 sayılı “Elektrik Piyasası Kanunu.” Kamu İhale Kurumu (KİK): 4734 sayılı “Kamu İhale Kanunu.” Rekabet Kurumu (RK): 4054 sayılı “Rekabetin Korunması Hakkında Kanun.” Şeker Kurumu: 4634 sayılı Şeker Kanunu. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu: 4733 sayılı "Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu: 5020 sayılı Kanunla değişik 4389 sayılı Bankalar Kanunu. [10] Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu: 02.11.2011 günlü ve 28103 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 660 sayılı “Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname.” Kişisel Verileri Koruma Kurumu: 07.04.2016 günlü ve 29677 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Kişisel Verilerin Korunması Kanunu. Nükleer Düzenleme Kurumu: 09.07.2018 günlü ve 30473 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 702 sayılı “Nükleer Düzenleme kurumunun Teşkilat ve Görevleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması hakkında Kanun Hükmünde Kararname.” Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu: 18.10.2019 günlü ve 30922 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan “Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumunun Teşkilat ve Görevleri hakkında 47 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi.” [11] Şeker Kurumu, 24.12.2017 günlü ve 30280 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 696 sayılı KHK’nın 73. maddesi ile; Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu ise aynı KHK’nın 81. maddesi ile kapatılmıştır. [12] 06.11.1982 günlü ve 17506 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Yüksek Öğretim Kanunu’nun 6. maddesindeki tanımlama ve sonraki maddelerde yer verilen bütün düzenlemeler, Yüksek Öğretim Kurulu’nun “düzenleyici kurumlar” arasında sayılmasını gerektirmektedir. [13] Diyanet İşleri Başkanlığı ve Futbol Federasyonu gibi bazı kurumların da bu kapsamda sayılıp sayılmayacakları konusunda akademik tartışmalar vardır. [14] Ülkemizde yukarıdaki alanlara ek olarak; devlet borçları, sigortacılık, çevre sorunları, gıda ve ilaç sorunları, trafik ve trafik güvenliği sorunları, denizcilik ve ulaştırma sorunları, spor ile ilgili alanların da bağımsız idari otoriteler tarafından düzenlenmesi gerektiği, bazı araştırmacılar tarafından ileri sürülmektedir.

Hıfzı Deveci

Yazar

Devamını Oku

Küresel Politika ve Uluslararası İlişkiler

Tümünü Gör
İran’da Kriz Yönetimi Değil, Yönetim Krizi
3 dk
Ücretsiz

İran’da Kriz Yönetimi Değil, Yönetim Krizi

Bu yazı, İran’da 2025–2026 döneminde derinleşen protesto dalgasını, yüzeyde ekonomik krizle ilişkilendirilen gelişmelerin ötesinde, yapısal bir yönetim ve siyasal meşruiyet krizi bağlamında ele almaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, İran’da yükselen enflasyon, temel ihtiyaç maddelerine erişimde yaşanan güçlükler ve artan işsizlik oranlarının, toplumsal hoşnutsuzluğu nasıl tetiklediği değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, protestoların kısa sürede farklı toplumsal kesimleri kapsayacak biçimde yayılması, mevcut krizin yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamayacağını, devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisinde yaşanan derin aşınmaya işaret ettiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede yazı, ‘krizin nasıl yönetileceğinden ziyade, ‘krizin neden artık yönetilemez hâle geldiği’ sorusunu merkeze almaktadır. İkinci bölümde, protestolar sırasında kullanılan sloganlar üzerinden İran’daki toplumsal öfkenin siyasal dile nasıl dönüştüğü analiz edilmektedir. ‘Ne Gazze ne Lübnan, canım feda İran’ sloganı başta olmak üzere, rejimin bölgesel önceliklerine yönelik eleştiriler ile doğrudan liderlik yapısını hedef alan söylemler, ekonomik taleplerin siyasal meşruiyet ve dönüşüm arayışlarıyla iç içe geçtiğini göstermektedir. Yazı, mevcut protesto hareketinin henüz rejimi doğrudan yıkacak örgütlü bir kapasiteye sahip olmadığını, ancak reform beklentilerinin giderek zayıfladığı bir toplumsal zeminin oluştuğunu vurgulamaktadır. Bu bağlamda, güvenlik güçlerinin müdahaleleri, yaygın gözaltılar, ölümler ve raporlanan insan hakları ihlalleri, rejimin krize verdiği yanıtın güvenlikçi bir çerçevede şekillendiğini ortaya koymaktadır. Çalışma ayrıca, 8 Ocak 2026 itibarıyla uygulanan kapsamlı internet kesintisini, protestolara yönelik baskı stratejisinin en somut unsurlarından biri olarak ele almaktadır. Dijital karartmanın yalnızca bilgi akışını sınırlamakla kalmadığı, aynı zamanda bireylerin yakınlarına ulaşamaması üzerinden toplumsal güvensizlik ve psikolojik baskıyı derinleştirdiği ifade edilmektedir. Bu durum, Türkiye, Mısır ve Rusya örnekleriyle karşılaştırmalı biçimde ele alınarak, internet ve iletişim kısıtlamalarının farklı siyasal sistemlerde kriz yönetiminin yapısal bir aracı hâline geldiği ortaya konulmaktadır. Son bölümde ise, Batılı aktörlerin ‘İran halkının yanındayız’ söylemi ile uzun yıllardır uygulanan yaptırım politikaları arasındaki çelişki tartışılmaktadır. Yazı, bu ikili yaklaşımın İran’daki krizi çözmekten ziyade yönetilebilir bir istikrarsızlık hâline dönüştürdüğünü savunmaktadır. Araştırmacı-yazar ve KAPDEM Proje Koordinatörü Ozan Önel, İran halkının kendi kaderini tayin etme hakkının altını çizerek, kalıcı ve meşru bir siyasal dönüşümün ancak dış müdahalelerden bağımsız, toplumun kendi talepleri doğrultusunda şekillenen bir süreçle mümkün olabileceğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda İran’daki protestolar, geçici bir kriz anından ziyade, uzun erimli ve çok katmanlı bir siyasal dönüşüm ihtiyacının güçlü bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Ozan Önel

Yazar

Devamını Oku
İran’daki Protesto Gösterileri: Ateş Kimin Elinde?
3 dk
Ücretsiz

İran’daki Protesto Gösterileri: Ateş Kimin Elinde?

Bu yazı, Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) için kaleme alınmış olup, 2025 yılının sonuna doğru İran’da derinleşen ekonomik kriz ile bu krizin tetiklediği toplumsal ve siyasal huzursuzluğu değerlendirmektedir. İlk bölümde, İran Riyali’nin ABD doları karşısında tarihî seviyelerde değer kaybetmesi, artan hayat pahalılığı ve yükselen işsizlik oranlarının, özellikle büyük şehirlerde esnaf öncülüğünde başlayan protestoları nasıl tetiklediği ele alınmaktadır. Ekonomik taleplerle ortaya çıkan bu gösterilerin, kısa süre içerisinde esnaflar, öğrenciler, kadınlar ve işsizlerin katılımıyla daha geniş bir toplumsal tabana yayıldığı ve giderek siyasal içerikli taleplere evrildiği vurgulanmaktadır. İkinci bölümde ise, İran’daki ekonomik krizin yalnızca piyasa seyriyle açıklanamayacağı, uzun süredir devam eden yapısal ekonomik sorunlar, uluslararası yaptırımlar ve bölgesel güvenlik ortamındaki sertleşmenin krizi derinleştiren temel unsurlar olduğu değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, İsrail ve İran arasında 12 gün süren savaş savunma harcamalarını arttırmış; İran’da kamu kaynaklarının sosyal ve ekonomik alanlardan güvenlik önceliklerine kaydırılmıştır. Artan güvenlik harcamalarının, refah politikalarının daralmasına ve ekonomik belirsizliğin kronikleşmesine zemin hazırladığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. Bu yazı ayrıca, zorunlu başörtüsü uygulaması ve kadınların gündelik yaşamına yönelik kısıtlamaların, Mahsa Amini’nin 2022 yılında polis nezaretinde hayatını kaybetmesinden bu yana toplumsal hafızada kalıcı bir kırılma yarattığını ortaya koymaktadır. Ekonomik krizle eş zamanlı olarak bu tür sembolik ve gündelik yaşamı doğrudan etkileyen uygulamaların, devlet ile toplum arasındaki gerilimi daha da artırdığı değerlendirilmektedir. Bu çerçevede başörtüsü meselesinin, yalnızca kültürel veya ahlaki bir tartışma alanı olmaktan çıkarak ekonomik adalet, özgürlük ve eşitlik talepleriyle iç içe geçen siyasal bir sembole dönüştüğü vurgulanmaktadır. Araştırmacı-yazar ve KAPDEM Proje Koordinatörü Ozan Önel, bu çalışmada İran’da yaşanan gelişmelerin geçici bir ekonomik dalgalanmanın ötesinde, siyasal meşruiyet krizi, genç nüfusun artan talepleri ve toplumsal hareketlerin çok katmanlı yapısıyla ilişkili uzun erimli bir dönüşüm sürecine işaret ettiğini savunmaktadır. Kısa vadeli güvenlikçi önlemlerin, orta ve uzun vadede devlet ile toplum arasındaki güven krizini derinleştirme potansiyeline sahip olduğu değerlendirilmektedir.

Ozan Önel

Yazar

Devamını Oku
Yeni Jeopolitik Merkez: Orta Asya’da Güç Mücadelesinin Değişen Paradigmaları
3 dk
Ücretsiz

Yeni Jeopolitik Merkez: Orta Asya’da Güç Mücadelesinin Değişen Paradigmaları

Orta Asya ülkeleri, bağımsızlıklarını kazandıkları günden bu yana, özellikle Ukrayna Savaşı ve Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı seçilmesi gibi uluslararası gelişmelerin tetiklediği yeni konjonktürde en stratejik evrelerini yaşamaktadırlar. Bölge, küresel aktörlerin çetin bir rekabet ortamı sunduğu yoğun bir ilgi odağı haline gelmiştir. 1990’lı yıllardan beri küresel siyasi ve diplomatik ilişkiler bağlamında kendilerini görünür kılmaya çalışan Orta Asya ülkeleri, Rusya’yı dengeleme çabalarında önemli ölçüde başarıya ulaşmış görünmektedir. Bu yeni dinamizm, bölge liderlerinin arka arkaya gerçekleştirdiği çok taraflı zirvelerle somutlaşmıştır. Bu yazı yeni gelişmeler ışığında Orta Asya’da ABD, AB, Çin ve Rusya’nın geçmişte araç olarak kullandığı bölgesel politikalarındaki paradigmasal değişimlerini mercek altına alırken Türkiye ile ilişkilerinin de stratejik ve küresel önemine vurgu yapmaktadır.

Dr. Gülay Kılıç Mutlu

Yazar

Devamını Oku
Kriz ile Mücadelede Yeni Ekonomi Programı: Başarabiliriz Yeter ki Doğru Politikaları Uygulayalım
3 dk
Ücretsiz

Kriz ile Mücadelede Yeni Ekonomi Programı: Başarabiliriz Yeter ki Doğru Politikaları Uygulayalım

Türkiye’de ekonomik krizle mücadele için hükümet, Mayıs 2023 seçimlerinin ardından yeni bir ekonomi programı oluşturdu ve uygulamaya koydu. Para politikalarının etkileri hemen görülmez, ancak altı ay ve bir buçuk yıl gibi bir dilimde gerçek etkileri gözlemlenebilir. Uygulanan ekonomi programına inanmak, yöneticilerin beyanlarını esas alarak yapılacaklara odaklanmak bu krizden çıkmak isteyen herkes doğru bir yaklaşım olacaktır. Sürekli sansasyonel felaket tellallığı içeren, falcılık yapar gibi yapılan açıklamalara itibar etmek doğru değildir. Türkiye krizle mücadeleden yeni bir program ile çıkabilir, yeter ki doğru politikalar izlensin, bazı şartlar yerine getirilsin. Bunun için gerekli güveni oluşturmak ve Türkiye’nin krizden başarı ile çıkması hem kişilerin hem de ülkemizin yararına olacaktır. Bu analizde krizle mücadeleden başarı ile çıkmanın yolları ve şartları kısaca tahlil edilmektedir. Kriz ile Mücadelede Yeni Ekonomi Programı: Başarabiliriz Yeter ki Doğru Politikaları Uygulayalım Para politikasının etkisini gecikmeli olarak, 6-18 ay gibi bir sürede gösterdiğini biliyoruz. Krizle mücadelede uygulanan programın başarısını uzun vadeli eğilimlere bakarak değerlendirmemiz gerekir. Kullanılan verilerin mevsimlik etkilerden arındırılmış olmasında yarar var. Yaşanan anlık-haftalık-aylık olumsuz gelişmeler üzerine karamsar yorumlar yapmak, kriz dönemlerinde büyük ihtiyaç duyulan güveni sarsmaktadır. Bu da beklentilerin kötüleşmesine, enflasyon ve kur beklentilerinin yükselmesine, TL’den kaçışa, döviz-altın talebinde artışa, kredi risk priminde ve ürün fiyatlamada aşırı yükselişlere neden olmaktadır. Yılbaşı sonrası maaş zamları ve bunun hemen akabinde fiyatlarda görülen aşırı yükselişler (bir kısmı fırsatçı artış) nedeniyle, Ocak ayı enflasyon oranı daima yüksek çıkar. TUİK-TÜFE 2023 Ocak ayı enflasyon oranı yüzde 6,65, 2024 Ocak için ise yüzde 6,70’tir. Ocak 2024’ün yıllık enflasyon oranı, seriden 6.65’in düşülüp, seriye 6,70’in ilave edilmesi suretiyle elde edilir. Ocak için 2 rakam yakın olduğu için baz etkisi oluşmamış, yıllık enflasyon oranı yüzde 65 olarak hesaplanmıştır. Şubat 2024 için ise yıllık enflasyon Ocak ayına göre daha yüksek (Yüzde 67,07) çıkmıştır. Bunda Ocak ayında başlayan fiyat artışlarının Şubat ayında devam etmesinin yanısıra, ufak da olsa bir baz etkisinin rolü vardır. 2023 Şubat ayı enflasyon oranı 3.15 iken, 2024 Şubat ayı enflasyonu yüzde 4,53 çıkmıştır. Arada 1,5 puana yakın fark bulunmaktadır. Yıllık Şubat enflasyonunu hesaplarken seriden 3,15 düşülüp, 4,53 ilâve edilmesi gerekmektedir. Bu durumda Şubat ayı için elde edilen yıllık enflasyon oranı baz etkisinin de etkisiyle yüksek çıkmıştır. Her gün “kur yine rekor kırdı” cümlesiyle uyanıyoruz. İleriye dönük, bilimsel dayanağı olmayan, abartılı tahminler yapılıyor, bu tahminler için falcılara bile başvuruluyor. Döviz kurunun “göreceli satın alma gücü paritesi” (kabaca, Türkiye’nin enflasyon oranı eksi ihracat yaptığımız ülkelerin enflasyon oranı, şeklinde hesaplanır) paralelinde yükselmesi gerekmektedir. Kurda gözlenen artış doğal karşılanmalıdır. Gerekli düzeyde artış olmaz, TL aşırı değerli hale gelirse, ihracat pahalılaşır, ithalat ucuzlar, cari işlemler açığı olumsuz etkilenir. Kısacası, TL’de reel değer kaybı olmamalıdır ancak aşırı reel değerlenme de arzu edilmeyen bir durumdur. Kamunun borcunun çok yüksek olduğu söyleniyor. Merkez Bankası‘nın swap hariç net rezervlerinin ekside (eksi 40.8 milyar dolar-1 Mart haftası) olduğu bir ortamda, bunun önemli bir problem olduğu gerçeği yadsınamaz. Borç almamız, borcu borçla çevirmemiz gerekmektedir. Şayet güven ortamını sarsacak beyanlarda bulunursak hem borç bulma imkânımız zorlaşacak hem de borçlanma maliyetimiz artacaktır. Nitekim Şubat enflasyonunun yüksek çıkması üzerine yapılan yorumlar nedeniyle Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS) Şubat sonunda 286 iken 5 Mart 2024 itibarıyla 321’e yükselmiştir. Kamu borç stokunun yüksek olduğu doğrudur. Ancak küresel boyutta, GSYH’ya oran olarak karşılaştırıldığında, o kadar da yüksek görünmemektedir. “Politika Normalleşme Yolunda” başlığı ile yayınlanan Nisan 2024 tarihli IMF Mali İzleme Raporu’nda; Kamu borcu/GSYH oranı, Türkiye için, 2023’te yüzde 35, 2024’te yüzde 36,7, 2025’te yüzde 37,7, 2026’da yüzde 38,8, 2027’de yüzde 40,4 ve 2028’de yüzde 42,3 olarak tahmin edilmiştir. ABD’nin kamu borç/GSYH oranının 2028’de yüzde 136,2, Çin’inkinin yüzde 104.9, küresel kamu borcunun ise yüzde 99,6 düzeyinde gerçekleşmesi beklenmektedir. Yeni ekonomi yönetimi başlangıçta dövize müdahale edilmeyeceğini ve şeffaflığa önem verileceğini vurgulamıştı. Uzmanlar bilanço verileri üzerinden yaptıkları hesaplamada son aylarda dövize müdahale niteliğinde satış yapıldığını iddia ediyor. Halbuki yöneticiler “kur hedefimiz yok, kura müdahale yok” diyor. Merkez Bankası dövizi dizginlemek için bir dizi önlem almış durumda. Örneğin, 5-7 Mart 2024 aralığında, 1,4 milyar dolar tutarında Uzlaşmalı Vadeli Döviz Satım işlemi yapmıştır. Bu yolla bir yandan piyasadaki TL fazlasını çekmeyi, diğer yandan da dövize olan talebi ötelemeye çalışıyorlar. Ayrıca, bankalara döviz satışını sınırlama talimatı vermiş ve kredi büyümesine dayalı menkul kıymet tesisi kapsamında sıkılaştırmaya gitmiştir. Sıkılaştırma adımları çerçevesinde; TL ticari krediler için aylık büyüme sınırını yüzde 2,5’ten 2’ye, ihtiyaç kredilerinde ise yüzde 3ten yüzde 2’ye düşürmüştür. Kredilerin büyüme oranına getirdiği sınırı aşan kısmı için TL cinsinden yatırılan zorunlu karşılıkların 1 yıl süreyle bloke olarak tutulması gerekmektedir. TL Uzlaşmalı Vadeli Döviz Satışı rezervlerde görülmediği için rezervlerde görülen düşüş bu türev enstrüman işlemi ile ilgili olamaz. (Aslında TL uzlaşmalı döviz satım işlemi de bir tür müdahaledir. Dövize olan talebi öteleyerek kur üzerindeki baskıyı azaltır.) Yönetimin beyanına inanmak, güven ortamının tesisi için büyük önem taşır. Bu noktada şeffaflık gereği öne çıkıyor. Merkez Bankası’nın, eskiden olduğu gibi, bilanço verilerini kullanarak rezervdeki gerilemenin kaynaklarını açıklaması, var olan şüpheyi ortadan kaldıracaktır. Krizle mücadelede başarılı olmanın şartları şu şekilde sıralanabilir: - Bütçe Açığı/GSYH oranının yüzde 3’ün altında tutulması, - Cari açığın küçülmesi (net altın ithalatı 2023 yılında açığın yüzde 60’ını oluşturuyordu. İşlenmemiş altına konulan yüzde 20 vergi ve külçe altına getirilen kota nedeniyle altın ithalatının 12 milyar dolara inmesi, dolayısıyla cari açığın, dövize talebin ve de kur üzerindeki baskının azalacağı öngörülmektedir), - KKM sorununun tamamen çözülmesi (KKM’den çözülen para büyük ölçüde TL mevduata gitmektedir), - Programın yapısal yönünün güçlendirilmesi ve bu konuda kamunun bilgilendirilmesi, o tarımsal üretimin teşviki, o sanayide dönüşüm, o yeşil dönüşüm, o ithal ikamesi sağlayacak tedbirlerin alınması, o tedarik zincirindeki aksaklıkların giderilmesi. - Depremin yaralarının sarılmasında yol katedilmesi, - Kamuda savurganlığın önlenmesi, - Krizle mücadele programının ciddiyetle uygulanması, - Fiyatlamada denetim, - Devlet Planlama Teşkilatı yeniden kurularak ihtiyaca yönelik üretim planlaması yapılması. - Gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi için çaba sarf edilmesi. Ve tabii, güven ortamının düzeltilmesi için olmazsa olmazlar unutulmamalıdır. Hepimiz aynı gemideyiz. Krizle mücadelenin başarıya ulaşmasını hepimiz isteriz. Pandemi sonrası yaşanan enflasyonist süreç, doğru politikalar uygulayan ülkelerde sonlanmış bulunuyor. Ancak Türkiye özelinde uygulanan yanlış politikalar nedeniyle kriz derinleşmiş, krizle mücadele zorlaşmıştır. Şartlar sağlanırsa mücadelede başarıya ulaşılabilir, ancak diğer ülkelere nazaran daha uzun bir süre gerekecektir. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors.

Nur Keyder

Yazar

Devamını Oku
Çalkantılı Bir Dünyada İşçi Sağlığı Nasıl Korunur?
3 dk
Ücretsiz

Çalkantılı Bir Dünyada İşçi Sağlığı Nasıl Korunur?

Uluslararası Çalışma Örgütü (UÇÖ), 2022'de iş yerinde güvenliğin ve sağlığın temel bir hak olduğunu kararlaştırdı. Çalkantılı bir dünyada işçilerin sağlığının ve güvenliğinin temel bir insan hakkı olduğunu deklare etmenin anlamı nedir? Hukuk ve politika alanlarında iş sağlığı ve güvenliği üzerine çalışmalar, genellikle işçilerin karşılaştığı tehlikelerin idari veya teknik kontrolüne yoğunlaşmaktadır. Ancak, giderek istikrarsızlaşan dünyamızda risklere yanıt vermek için realist bir yaklaşıma da ihtiyaç vardır. Bu, devlet politikasının, işçilerin şu an karşılaştıkları ve gelecekte karşılaşabilecekleri tehlikeli işlere karşı etkili bir şekilde korunmasını sağlamak için gerekli olan ekonomik ön koşullara yeniden odaklanmasını gerektirmektedir. Bu makalede, bu durumu Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) için analiz edeceğiz.

Dr. Jeffrey Hilgert

Yazar

Devamını Oku
Henry A. Kissinger’ın Ardından: İki Özel Türkiye Anısı
3 dk
Ücretsiz

Henry A. Kissinger’ın Ardından: İki Özel Türkiye Anısı

Henry Alfred Kissinger, 27 Mayıs 1923’te doğmuş ve 29 Kasım 2023’te 100 yaşında hayata veda etmiştir. Soğuk Savaş Dönemi’nin en önemli aktörlerinden birisi olarak kabul edilen Kissinger, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanları Richard Nixon ve Gerald Ford dönemlerinde Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak kritik görevler üstlenmiştir. Diplomasi, strateji ve jeopolitik çatışma konularında dünyanın en tanınmış uzmanlarından birisi olarak çok ayrıcalıklı bir konumda bulunan Henry A. Kissinger, Amerikalı diplomat, Dışişleri Bakanı, ulusal güvenlik danışmanı, uluslararası stratejist, siyaset bilimci, jeopolitik siyasi danışman, güvenlik danışmanı ve siyasetçi kimlikleri ile dünyadaki çatışmaları ve değişimleri yönlendirme ve yönetme konusunda ciddi bir üne sahiptir. Bu siyasi anı yazısında, Henry. A. Kissinger’ın 1994’te yılında Türkiye’ye yaptığı ziyaret ve Türkiye’de dönemin başbakanı Tansu Çiller ile özel görüşmesinin detaylarına yer verilmektedir. Bu özel görüşmede neler konuşulduğu, görüşmeye refakat eden emekli büyükelçi, kıdemli Türk diplomat, o dönem Tansu Çiller’in başdanışmanlığını da yapan Daryal Batıbay’ın kaleminden ilk kez aktarılmaktadır. Yine aynı görüşmede bahis konusu olan, Henry A. Kissinger’ın, Türkiye’nin Akdeniz’deki sismik aramaları sonrası alevlenen Türk-Yunan krizi üzerine Türk Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Yunan Dışişleri Bakanı Dimitrios Bitsios’u New York’a özel bir görüşmeye çağırması sonrası yapılan toplantıdaki mahrem bir anekdot da bu yazıda açıklanmaktadır. Henry A. Kissinger, 1976’da New York’ta Türk Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Türk heyeti ile Manhattan’daki bir otelde özel bir toplantı yapmıştır. Kissinger’ın görüşme sonrası espri ile karışık basına ‘bu görüşmeden sonra Yunan bakan ile de görüşünce bir psikiyatriste gideceğim’ diye vurgu yaptığı gergin bir havada geçen toplantıdaki çok özel anlar bu anı yazısında okuyucu ile paylaşılmaktadır.

Daryal Batıbay

Yazar

Devamını Oku

Ekonomi ve Kalkınma

Tümünü Gör
Satranç Tahtasında Ekonomi: Türkiye Ekonomisine “Şah” Tehdidi
3 dk
Ücretsiz

Satranç Tahtasında Ekonomi: Türkiye Ekonomisine “Şah” Tehdidi

Türkiye ekonomisi son 20 yılda Irak Savaşı, Suriye İç Savaşı ve son olarak İran-İsrail gerilimi gibi üç büyük jeopolitik krizle karşılaştı. Her kriz, ekonomi için farklı şoklar ve tehditler yarattı: ihracat kayıpları, enerji fiyatlarındaki artış, göç baskısı ve artan belirsizlik ortamı. 2003’te yapısal reformlarla desteklenen bir program sayesinde ekonomik istikrar korunabilirken, 2011 sonrası uygulanan politikalar kırılganlığı artırdı. Bugün ise benzer risklerle karşı karşıya olan Türkiye’nin geçmiş deneyimlerinden ders çıkararak stratejik ve rasyonel adımlar atması gerekiyor. Yapısal reformlar, mali disiplin, Merkez Bankası bağımsızlığı ve güven artırıcı politikalar ekonomik satranç tahtasında doğru hamleleri yapmanın anahtarı olabilir. Çünkü bu oyunda taktiksel hatalar kolayca “şah” tehdidine dönüşebiliyor.

M. Coşkun Cangöz

Yazar

Devamını Oku
19 Mart Operasyonu ve Güven Kaybı: Kritik Sonuçlar
3 dk
Ücretsiz

19 Mart Operasyonu ve Güven Kaybı: Kritik Sonuçlar

Daha önce yayınlanan “19 Mart 2025 Operasyonu Sonrası Türkiye’de Durum Tespiti”[1] başlıklı makalemde 19 Mart Operasyonu sonrası Türkiye’de oluşan durumun tespitini, özellikle ekonomik sonuçlarına odaklanarak detaylı bir şekilde analiz etmiştik. Bu makalede ise daha çok geçen süre zarfında yaşanan gelişmeler ve sonuçları ele alınmıştır. Operasyonun neden olduğu güven kaybı ve belirsizliğin ekonomik göstergeler üzerindeki olumsuz etkisi, veriler ışığında tartışılmıştır. Sürdürülebilir iyileşmenin sağlanması için siyasi tansiyonun ortadan kalkması gerekliliği vurgulanmıştır. İçerde operasyonun yarattığı istikrarsızlık henüz durulmamışken, dışarıda patlak veren İsrail-İran savaşının krizi daha da derinleştirmesinden endişe edilmektedir.

Nur Keyder

Yazar

Devamını Oku
19 Mart 2025 Operasyonu Sonrası Türkiye’de Durum Tespiti
3 dk
Ücretsiz

19 Mart 2025 Operasyonu Sonrası Türkiye’de Durum Tespiti

Tamamen siyasi amaçlı olan 19 Mart 2025 operasyonu, Türkiye’de krizle mücadeleyi sekteye uğratmış gerek ekonomi alanında gerek sosyal boyutta arzu edilmeyen gelişmeler yaşanmıştır. Demokrasi askıya alınmış, yargı araçsallaştırılmış, özgürlükler kısıtlanmıştır. Buna halkın tepkisi sert olmuş, hak-hukuk- adalet-demokrasi-özgürlük arayışı içinde protestolar yaygınlaşmıştır. Muhalefetin önemli bir kısmı ana muhalefet saflarında yer almıştır. Pek çok gösterge olumsuz etkilenmiş, güven ortamı aşırı derecede sarsılmış, kriz derinleşmiştir. Bozulan beklentiler krizle mücadeleyi zorlaştırmıştır. Bu makalede 19 Mart 2025 operasyonunun Türkiye için ne gibi ekonomik sonuçları olduğu detaylı bir şekilde analiz edilmiştir.

Nur Keyder

Yazar

Devamını Oku

Röportajlar

Tümünü Gör
Gizem Magemizoğlu ile Röportaj: Bölüm 2: İmparatorluk Düşüncesinden Günümüze: Osmanlı Mirası, Bozkır Geleneği ve Modern Türkiye
3 dk
Ücretsiz

Gizem Magemizoğlu ile Röportaj: Bölüm 2: İmparatorluk Düşüncesinden Günümüze: Osmanlı Mirası, Bozkır Geleneği ve Modern Türkiye

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak, araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu ile kaleme aldığı “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı üzerine yaptığımız söyleşiye bu ikinci bölümle devam ediyoruz. İstanbul’un fethi ile dünya tarihine ‘çağ açıp çağ kapatan’ imparator olarak adını yazdıran Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmed), Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişip yükselmesinde de müstesna bir yere sahiptir. Yaptığı fetihler ve geliştirdiği dönüşümler ile Osmanlı’nın bir cihan imparatorluğu olmasını sağlamış, kendisi de bir ‘cihan imparatoru’ olarak kabul görmüştür. Öncü ve reformcu kimliği ile Osmanlı devlet yapısını yeniden şekillendirmiş; koyduğu nizamlar ve getirdiği değişimler ile bir cihan devleti haline gelen Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet ve yönetim anlayışının temellerini oluşturmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in kendi dönemindeki sivil ve askeri devlet yönetimi uygulamaları öncü ve yenilikçi bir karaktere sahip olmuş, kendisinden sonra gelenlere ve diğer devletlere örnek olmuş, dünden bugüne sürekli değişen ve gelişen kamu yönetimi sistemlerine ilham vermiştir. Araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu ile yaptığımız röportajın 26 Ağustos’ta yayınlanan ilk bölümünde; daha çok söyleşimizin de temel konusu olan yayınladığı “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabının içeriğine ve aktardığı önemli tarihi bilgi ve yorumlara odaklanmıştık.[1] Röportajın birinci bölümünde; Osmanlı devlet geleneği, yönetim pratikleri, devletin kurumsallaşma süreci ve tarihsel bağlamda modern dünyada imparatorluk kavramı ve Fatih Sultan Mehmed’in kamusal imajı gibi konuları detaylı olarak tartışma imkanı bulmuştuk. Röportajımızın bu ikinci bölümünde ise yine hem kitabın içeriğindeki kritik bilgileri ele almaya devam ediyoruz hem de Fatih Sultan Mehmed’in evrensel kimliği, Türk ve dünya tarihindeki yeri ve sahip olduğu devlet adamı kimliğinden yola çıkarak Osmanlı’dan modern Cumhuriyet’e uzanan etkilerini sorgulayarak daha güncel konuları da tartışıyoruz. Bu çerçevede imparatorluk düşüncesinin günümüze uzanan yansımalarını, Osmanlı yönetim mirasının modern Türkiye Cumhuriyeti’ne etkilerini ve siyasi, politik ve yönetimsel açıdan tarihsel süreklilik ile dönüşümün nasıl değerlendirilebileceğini irdeledik. Gizem Magemizoğlu, araştırmacı ve yazar olarak özellikle tarihi konularda önemli araştırmalar yapmakta ve yazılar kaleme almaktadır. “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı dışında pek çok yazı ve makalesi bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yönetim Bilimleri Ana Bilim Dalı’nda doktora öğrenimine devam etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi ve mali tarihi, bağımlılık ilişkileri, genel devlet teorisi ve bozkır toplumlarında devlet olgusu gibi konular üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

KAPDEM ADMIN

Yazar

Devamını Oku
Gizem Magemizoğlu ile Röportaj: Bölüm 1:İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti
3 dk
Ücretsiz

Gizem Magemizoğlu ile Röportaj: Bölüm 1:İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak, araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu ile kaleme aldığı “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı üzerine bir önemli bir söyleşi gerçekleştirdik. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli padişahlarından birisi olan II. Mehmed, İstanbul’u fethederek dünya tarihine damga vuran bir dönüm noktasının mimarı olmuş, bu fetih ile ‘Fatih Sultan Mehmed’ adını alarak ‘çağ açıp çağ kapatan,’ Osmanlı’yı gerçek bir imparatorluk haline getiren büyük bir lider olarak tarihe adını yazdırmıştır. Fatih Sultan Mehmed sadece fetihleri ile değil, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaptığı önemli reformlar, oluşturduğu nizamlar ve gerçekleştirdiği değişimler ile de her alanda öncü, kurucu ve örnek bir imparator olarak öne çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmed hem Osmanlı tarihinde hem Türk tarihinde hem de dünya tarihinde hayatı, liderlik vasıfları, fetihleri, her alanda yaptıkları ve öncülük ettiği değişimler ile çok özel bir öneme ve müstesna bir yere sahiptir. Fatih Sultan Mehmed’in liderlik özellikleri ve tüm yaptıkları kendisinden sonra gelen pek çok lidere de örnek olmuş, ilham vermiş; devlet yönetimleri, sivil ve askeri idareler ve kamu yönetimi sistemleri üzerine de önemli etkiler yapmıştır. Araştırmacı yazar Gizem Magemizoğlu’nun Fatih Sultan Mehmed üzerine yaptığı detaylı çalışmaları derlediği kitabı hem tarihi gerçekler hem de yönetim stratejileri bağlamında bir yandan o döneme ışık tutarken bir yandan da günümüze dair önemli dersler içeriyor. Bu bağlamda, KAPDEM olarak Gizem Magemizoğlu ile yaptığımız röportajda, Osmanlı padişahı II. Mehmet’in kamusal imajını, siyasi vizyonunu, devlet yönetiminde uyguladığı stratejileri, onun bir imparatora yükselişini ve genel olarak Osmanlı Devleti’ne kattığı imparatorluk anlayışını derinlemesine ele aldık. Günümüzde ulus devletlerin daha merkezi ve otoriter idarelere geçme stratejileri, bazı devletlerin ‘imparatorluk,’ siyasi liderlerin ‘imparator’ gibi davranma eğilimleri ile eski dönemin ‘imparatorluk’ anlayışları arasındaki ilişkileri, benzerlik ve farkları sorguladık. Fatih imgesi ve imparatorluk anlayışları üzerinden ulus devletlerin geleceğini ele aldık. Böylece hem geçmişe ışık tutan hem de Fatih Sultan Mehmed’den günümüze uzanan ve bugünkü önemli gelişmeleri de irdelediğimiz iki bölümlük kapsamlı bir sohbet ortaya çıktı. Röportajın bu ilk bölümünde, doğrudan “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabının içeriğine odaklanarak Osmanlı devlet geleneği, yönetim pratikleri, devletin kurumsallaşma süreci ve tarihsel bağlamda modern dünyada imparatorluk kavramı ve Fatih Sultan Mehmet’in kamusal imajı üzerine yoğunlaştık. İkinci bölümde ise kitaptan yola çıkarak bugünün siyasi, idari ve sosyal konularını ele aldık. Bu bağlamda, imparatorluk düşüncesinin/tartışmalarının günümüze uzanan yansımalarını, Osmanlı Devleti yönetim mirasının modern Türkiye Cumhuriyeti devletine ve uluslararası siyasetteki güncel tartışmalara etkilerini değerlendirdik. Gizem Magemizoğlu, araştırmacı ve yazar olarak özellikle tarihi konularda önemli araştırmalar yapmakta ve yazılar kaleme almaktadır. “İmparator’un İmgesi: Fatih Sultan Mehmed’in Kamusal İmajı ve İmparatorluk Siyaseti” kitabı dışında pek çok yazı ve makalesi bulunmaktadır. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yönetim Bilimleri Ana Bilim Dalı’nda doktora öğrenimine devam etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi ve mali tarihi, bağımlılık ilişkileri, genel devlet teorisi ve bozkır toplumlarında devlet olgusu gibi konular üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

KAPDEM ADMIN

Yazar

Devamını Oku
Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3: Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe
3 dk
Ücretsiz

Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3: Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak önceki yıllarda Türkiye’ye göç etmiş ve/veya sığınmış olan, Ankara’da yaşayan Türkmen aileler ile kimlikleri saklı kalmak kaydıyla röportajlar gerçekleştirmiştik. Onların yaşadıkları sorunları, sıkıntıları ve beklentilerini dört röportajdan oluşan bir röportaj serisi olarak yayınlamıştık. Türkiye’ye çeşitli statüler altında göç eden Suriyeli, Iraklı, Afganistanlı ya da başka yerlerden gelen mülteciler, göçmenler, sığınmacılar vb. gruplar üzerine yayınladığımız makaleler, araştırma raporları ve özel dosyalar gibi Türkmen aileler ile gerçekleştirilen röportajlar da büyük bir ilgi gördü. Farklı koşullar altında yaşayan başka ailelerin durumlarını da gündeme getiren yayınlar yapmamız konusunda hem okuyucularımızdan hem çeşitli sivil toplum kuruluşlarından hem de Türkmen kuruluşlarından yoğun talepler aldık. Yaptığımız araştırmalar neticesinde yine Ankara’da yaşayan, ancak daha farklı koşullar altında bulunan çeşitli Türkmen aileler ile kimlikleri gizli kalmak kaydıyla yeni röportajlar gerçekleştirdik. Bu Türkmen aileleri ‘ Geri Gönderilme Korkusu Altındaki Türkmen Aileler ’ olarak nitelendirebiliriz. Bir şekilde Geri Gönderme Merkezleri’ne çağrılmış ve takip altında bulunan bu Türkmen ailelerden çeşitli kişilerle yaptığımız röportajları yeni bir röportaj serisi altında yayınlıyoruz. Bu röportaj serisinde ‘ geri gönderilme korkusu’ yaşayan, kimlik bilgilerinin paylaşılmasını istemeyen ve bizim de açık kimliklerini paylaşmadığımız farklı ailelerden altısı erkek, ikisi kadın olmak üzere toplam sekiz kişi ile yapılan özel görüşmelere yer verilmektedir. Bu kişiler, kendileri veya aileleri Geri Gönderme Merkezleri’ne alınmış, Türkiye’de yaşam mücadelesi veren kişilerde oluşmaktadır. 2024 Ekim ayı itibariyle röportajı gerçekleştirdiğimiz Türkmenlerin neredeyse tamamı ‘Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi Kimlik Belgesi’ne sahip kişilerken yaşadıkları sorunlar sonrası bu statülerini kaybetmiş ve kaçak durumda kalmışlardır. Özel izinlerle hazırladığımız bu röportaj serisinin üçüncü bölümünde KAPDEM olarak bir Türkmen ailesinin evinde kaçak durumda olan ve terörle suçlanan birisi kadın birisi erkek olmak üzere iki kişiyle röportaj yaptık. Erkek katılımcı 50’li yaşlarının ortasında, 2016 yılında DAEŞ’in Telafer/Musul’a girmesinden sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye sığınmış. Kendisi 2016 sonundan bu yana Ankara’da ikamet etmektedir. Türkiye’ye geldiğinden bu yana kendi mesleği olan oto elektrikçiliğini kaçak olarak yapmış, sonrasında çocukları çalıştığından dolayı çalışmayı bırakmış. İki oğlunun Geri Gönderme Merkezi’ne alınmasından sonra hem maddi hem de psikolojik olarak çok zor bir dönem yaşadığını anlatmıştır. Ülkeden sınır dışı edilen iki oğlu şu an Irak’ta yaşamakta, kendisi eşi ve diğer üç çocuğuyla Ankara’da yaşamaya devam etmektedir. Kadın katılımcı ise 30’lu yaşlarının başında, 2018 yılında yine aynı bölgeden kaçarak çekirdek ailesi ile birlikte Türkiye’ye sığınmıştır. O tarihten bu yana Ankara’da yaşamaktadırlar. Eşi Irak’ta olduğu gibi Türkiye’de de inşaat işlerinde çalışırken kendisi de evde nakış işleme, minyatür gibi işler yaparak eşine destek olmaya uğraşmıştır. Bu şekilde geçimlerini sürdürebilmişlerdir. Ancak, röportajı yaptığımız tarihten birkaç ay önce eşinin sınır dışı edilmesiyle tüm haklarını kaybetmiş ve üç çocuğu ile çok daha ağır şartlar altında yaşamaya çalışmaktadır. Erkek katılımcının “Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi” kimliği hala geçerli iken kadın katılımcının eşinin bulunduğu durumdan dolayı kendisi ve çocuklarının kimliği iptal edilmiş ve kaçak durumda bulunmaktadırlar. Röportajın Özeti: “Saddam’dan sonra gelenler bizi harap etti. Saddam zamanında 20 sene askerlik yaptım, ama Irak’tan kaçmadım. Şimdi ise canımızı kurtarmak için ülkemizi terk ettik” “ Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. Amerikalılar, Şiiler, DAEŞ hepsi bize zulmetti. Irak hükümeti de bizi hedefe koydu ” “ DAEŞ Irak hükümeti ile birlikte çalışıyordu ” “Türkiye’ye ulaşmak çok zordu. Suriye’den kaçak yollarla sınırdan geçtik. Kimliğimiz olmadığı için hiçbir resmi destek alamadık” “Ben Türkiye’ye geldiğimde 12 yaşındaydım. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl terörist olabilir? Sekiz yıl sonra 20 yaşında DAEŞ üyesi diye sınır dışı edildim” “ Eşim Türkiye’ye kaçak girdiğimiz iddiası ile sınır dışı edildi. Irak’a gönderilince DAEŞ mensubu iddiası ile tutuklandı. Bir daha haber alamadım ” “Vatanınızı neden terk ettiniz diyorlar. Ben de onlara, zamanında Osmanlı Musul’u nasıl bıraktıysa, biz de öyle bıraktık diyorum. Ne silahımız var ne bir şeyimiz.” “Irak’ta Türkmen olarak yaşamak korku içinde bir hayatta kalma mücadelesi demek. Elimdeki her şeyi sattım ki oğlum hapisten kurtarabilsin” “ Irak’ta Türkmenlerin hayatı çok zor. Orada Kürtler ve Araplar güçlü artık. Kimse bizi istemiyor ” “Türkmenler için Türkiye umut kapısıydı, ama artık küstük. 2022’ye kadar her şey iyiydi, ama sonra suçsuz binlerce insan DAEŞ bahanesiyle sınır dışı edildi” “Ne Irak ne Türkiye. Bizi yabancı bir ülkeye gönderin, en azından insanca yaşayabilelim. Çok yorulduk” “Adaletli bir hükümet istiyorum. Kim olduğu önemli değil; Arap, Türkmen, Kürt fark etmez. Saddam gibi herkese eşit davranan bir lider gelsin” “ Türk devleti Türkmenlere sahip çıksın, destek olsun ” Röportajın Tam Metni: Geri Gönderme Tehdidi Altındaki Türkmenlerle Röportaj Serisi Bölüm 3 : Türkiye’de Türkmen Olmak: Destekten Küskünlüğe Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak bizimle konuşmayı ve özel röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Türkmen-1 (Erkek): Ben Irak’ta Telafer bölgesinde yaşıyordum. Ben buraya 2016’da geldim. Üç erkek, iki kızım olmak üzere beş çocuğum var. Türkmen-2 (Kadın): Ben üç çocuk annesi, 31 yaşında bir kadınım. Musul’da yaşıyorduk, savaştan sonra her şeyimizi kaybedip 2014 yılında Türkiye’ye gelmek zorunda kaldık “Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. Amerikalılar ‘Bu Türk, bu Arap’ diyerek sokaklarda insanları öldürdüler. DAEŞ Irak Hükümeti ile birlikte çalışıyordu” Irak’ta günlük yaşamınız nasıldı, neler yapıyordunuz? Türkmen-1 (Erkek): Irak’ta elektrikçim vardı, elektrikçilik yapıyordum. Araba elektrikçi dükkanım vardı, tüm ailem oradaydık. 2016’ya kadar da Türkiye’ye hiç gelmemiştim. Türkmen-2 (Kadın): Eşim inşaat sektöründe kendi işini yapıyordu. Savaştan önce hayatımız düzenliydi, ailemizle birlikte yaşıyorduk. Ancak savaş sırasında her şeyimizi kaybettik. Türkiye'ye gelme kararını nasıl aldınız? Türkmen-1 (Erkek): Saddam Hüseyin döneminde hayat daha iyiydi, fakat onun devrilmesinden sonra Türkmenlere yönelik baskılar arttı. Saddam döneminde 20 yıl askerlik yaptım ve sekiz yıl boyunca İran’la savaştık. Buna rağmen ülkemizi terk etmedik. Ancak Saddam sonrası gelen yönetimler bizi perişan etti. 2003’te Amerikalılar geldi ve “Bu Türk, bu Arap” diyerek sokaklarda insanları öldürdüler. Sonrasında Telafer’e Şii milisler hâkim oldu ve bize zulmetmeye başladılar. Köylerimizi basıp insanları götürüyorlardı. DAEŞ gelene kadar bu baskı devam etti. DAEŞ geldikten sonra neler yaşadınız? Türkmen-1 (Erkek): DAEŞ geldi ve bizim bölgemizi ele geçirdi. Bu sefer Irak hükümeti de Sünni Türkmenlere zulmetmeye başladı. Hükümet, DAEŞ’in bizi hedef almasına göz yumdu. DAEŞ, Irak hükümetiyle birlikte çalışıyordu. Kasım Süleymani ile iş birliği yaparak köylerimizi bastılar ve bombaladılar. Siz Türkiye’ye gitme kararınız nasıl aldınız? Türkmen-2 (Kadın): DAEŞ’in 2015’te bölgemize gelmesiyle durum daha da kötüleşti. Bombalamalar, baskılar ve ölümler hayatımızı tamamen çekilmez hale getirdi. Kadınların dışarı çıkması yasaklandı, çarşaf zorunlu hale getirildi. Ailemden birçok kişiyi kaybettim. Artık çocuklarımı güvende büyütebilmek için başka bir ülkeye gitmek zorundaydık. Türkiye’ye gelme kararını da bu yüzden aldık. Hayatta kalabilmek ve çocuklarımızın geleceği için buradan gitmemiz gerektiğini düşündük. “Türkiye’ye Suriye üzerinden kaçakçılar vasıtasıyla gelebildik. DAEŞ bizi defalarca engelledi, hatta bir seferinde bizi rehin alıp bir yere kapattılar” Türkiye'ye nasıl gelebildiniz? Türkmen-1 (Erkek): Türkiye’ye ulaşmak çok zordu. Önce Suriye’ye geldik, oradan kaçakçılar yardımıyla sınırdan geçtik. Sınır kapısında bize izin vermediler, “Kapılar kapandı” dediler. Bir süre Suriye’de kaldık, ardından kaçakçılar sınırdan gizlice Türkiye’ye geçirdi. Annem, eşim ve beş çocuğumla birlikte geldik. O zaman kimlik ya da girişte belge almadınız? Ankara’ya nasıl geçtiniz? Türkmen-1 (Erkek): Evet, resmi giriş yapmadığımız için kimlik veya belge alamadık. Hatay’ın Antakya ilçesinden girdik. Oradan bizi otobüsle Ankara’ya gönderdiler. Gece üç-dört civarında Ankara’ya vardık. Akrabalarımız bizi karşıladı ve evlerine götürdüler. Sizin Türkiye’ye girişiniz nasıl oldu? Türkmen-2 (Kadın): Türkiye’ye gelmek için çok zorlu bir yolculuk yaşadık. Kaçakçılarla birlikte Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşmaya çalıştık. DAEŞ bizi defalarca engelledi, hatta bir seferinde bizi rehin alıp bir yere kapattılar. Yaklaşık bir ay boyunca çok zor koşullarda Suriye’de beklemek zorunda kaldık. Kaçakçılar bizi sürekli başka bir gruba devrediyordu, her seferinde ekstra para ödemek zorunda kaldık. Türk sınırına ulaştığımızda askerler bizi karşıladı, bilgilerimizi aldı, yemek ve su verdi. Daha sonra bir kampa yerleştirildik ve oradan Ankara’ya geçtik. Geliş sürecinde Türkiye'de size destek sağlayan bir Sivil Toplum Kuruluşu (STK) veya kamu kurumu oldu mu? Türkmen-1 (Erkek): Hayır, tamamen kendimiz geldik. Türkmen-2 (Kadın): Hayır, ne geliş sürecinde ne de sonrasında herhangi bir STK ya da kamu kurumundan destek almadık. “Türkiye’de Birleşmiş Milletler kimliklerimiz kapatılınca sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanamaz olduk” Şu anda hangi statüde bulunuyorsunuz? Türkmen-1 (Erkek): Birleşmiş Milletler’in Uluslararası Koruma statüsündeyiz. Kimliğim var, ancak son olarak sadece altı aylığına uzatıldı. Normalde bir yıllık uzatılırken bana altı ay verdiler. Biliyorum ki yakında beni de sınır dışı edecekler. Türkmen-2 (Kadın): Şu anda Birleşmiş Milletler’in "Uluslararası Koruma Başvuru Sahibi" statüsündeyim. Ancak kimliğimiz kapandığı için bu statünün bize sağladığı haklardan yararlanamıyoruz. Kimliklerimiz açıkken çocuklarımız okula gidebiliyordu ve sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyorduk. Ancak şu an bu haklarımız tamamen elimizden alınmış durumda. Kimliğiniz olduğu süreçte sosyal devlet hizmetlerinden (eğitim, sağlık gibi) faydalanabildiniz mi? Türkmen-1 (Erkek): Çocuklarım Türkçe bilmedikleri için okula uyum sağlayamadılar ve bırakmak zorunda kaldılar. Ancak hastanelerde herhangi bir sorun yaşamadık. Türkmen-2 (Kadın): Evet, kimliklerimiz açık olduğu dönemde çocuklarımız devlet okullarına gidebiliyordu. Sağlık hizmetlerine erişimimiz vardı ve ilaçlarımızı temin edebiliyorduk. Devlet bizi teşvik ediyordu, hatta çocuklarınızı okula göndermezseniz ceza alırsınız diyorlardı. Ancak kimliklerimiz kapandıktan sonra ne eğitimden ne de sağlık hizmetlerinden faydalanabiliyoruz. “Oğullarım DAEŞ teröristisiniz denerek sınır dışı edildi. Oğlum Türkiye’ye geldiğinde 12 yaşındaydı. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl DAEŞ teröristi olabilir?” Geri Gönderme Merkezi ile ilgili sorunlar yaşadınız mı? Türkmen-1 (Erkek): Evet, 2022 yılında iki çocuğumu aldılar. Sabah evimize geldiler ve “Emniyette birkaç soru soracağız” diyerek götürdüler. Çocuklarım iki gün sonra arayıp “Bizi Akyurt’a götürdüler” dedi. Küçük oğlum üç buçuk ay, büyük oğlum ise dört buçuk ay Geri Gönderme Merkezi’nde kaldı. Serbest bırakıldıklarında kimlikleri kapatılmıştı, DAEŞ teröristiniz diye sınır dışı kararı çıkmış. Sonra ne oldu çocuklarınıza? Türkmen-1 (Erkek): İki oğlum Geri Gönderme Merkezi’ne alınmalarından dolayı kimlikleri kapandığı için çalışamadı ve Irak’a dönmek zorunda kaldılar. Oğullarınızın terör örgütü DAEŞ ile ilişkisi var mıydı? Türkmen-1 (Erkek): Hayır,Emniyet de bize o süreçte hiçbir kanıt sunmadı. Oğlum, 'Ben Türkiye’ye geldiğimde 12 yaşındaydım. 12 yaşındaki bir çocuk nasıl DAEŞ teröristi olabilir?' diyerek kendini savundu. Buna rağmen, sekiz yıl sonra, 20 yaşındayken terörist olduğu iddiasıyla sınır dışı ettiler. Diğer oğlum ise kimliği kapandığı için burada ne çalışabildi ne de yaşayabildi. İki oğlunuzun Irak’a döndüğünü söylemiştiniz. Dönünce ne yaptılar? DAEŞ teröristi iddiası ile Türkiye’den gönderilmeleri Irak’taki hayatlarını etkiledi mi? Türkmen-1 (Erkek): Maalesef.Irak hükümeti dönünce büyük oğlumu tutukladı. Orada her şey parayla olur. Hapisten çıkabilmesi için parasını ödedik, serbest kaldı. Elimdeki her şeyimi sattım ki oğlumu çıkarabileyim diye. Şimdi orada korku içinde yaşıyorlar. “Biz kaçak girmedik Türkiye’ye ama kaçak girdiniz diyerek eşim sınır dışı edildi. Irak’a gönderilince DAEŞ mensubu olduğu iddiası ile tutuklandı. Bir daha haber alamadık” Siz Geri Gönderme Merkezi ile ilgili neler yaşadınız? Türkmen-2 (Kadın): Eşim Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldü. Sebep olarak Türkiye’ye kaçak girmiş olmamız gösterildi, ancak biz kaçak giriş yapmadık. Daha sonra eşime sınır dışı kararı çıkarıldı ve Irak’a gönderildi. Irak’a ulaştığında havalimanında DAEŞ mensubu olduğu iddiasıyla tutuklandı. O günden beri eşimden haber alamıyorum. Bu durum hem beni hem de çocuklarımı çok kötü etkiledi. Türkiye’ye gelirken hayatta kalma umudumuz vardı, ancak şimdi çok daha büyük bir çaresizlik içindeyiz. Herhangi bir Türkmen dernek, vakıf veya STK’lardan destek gördünüz mü? Türkmen-1 (Erkek): Hayır. Bir ara birkaç koli yardım geldi ama sonra hiç yardım devam etmedi. Türkmenler de kendi memleketlilerine yardım ediyorlar, bize etmediler. Çocuklarım Geri Gönderme Merkezi’ne girince gittim yanlarına yardım istedim. Orada da dediler ki, ‘İlgili birimleri bilgilendirdik, yazıyı verdik, bekleyeceksiniz.’ Ben de ‘bir sorumlu ile görüşmek istiyorum’ dedim ama onu da yapamadılar. Başka da hiçbir şey yapmadılar, ilgilenmediler. Türkmen-2 (Kadın): Hayır, Türkmen STK’larından hiçbir yardım almadık. Aksine, bir STK’ya eşim sınır dışı edilince çocuklarımın vekaleti konusunda yardım istemek için gittiğimde bir avukatla görüştürdüler. O görüştürdükleri avukat da benden o zaman 20 bin lira istedi. Böyle bir parayı ödeyemediğim için yardım alamadım. “İlk geldiğimizde insanlar Türkmenlere karşı çok iyiydi. Ama şimdi ayrımcılık çok arttı. Neden geldiniz diyerek suçlanıyoruz” Türkiye’ye insanların size karşı davranışları nasıl, geldiğiniz günden bugüne değerlendirebilir misiniz? Türkmen-1 (Erkek): İlk geldiğimizde insanlar çok iyiydi ve Türkmenleri seviyorlardı. Bazıları sadece, ‘Neden geldiniz, ülkenizi bırakıp kaçtınız?’ diye soruyordu, ama genel olarak olumlu yaklaşıyorlardı. Şimdi de çoğu bizi seviyor, fakat bazen Suriyelilere yapılan kötü muamele bize de yapılıyor. 'Vatan hainisiniz, neden ülkenizi savunmadınız?' diye suçlayanlar oluyor. Onlara, ‘Zamanında Osmanlı nasıl Musul’u, Kerkük’ü bıraktıysa, biz de öyle bırakmak zorunda kaldık. Ne silahımız var ne gücümüz. Kendimizi ve namusumuzu korumak için çıktık’ diyorum. Türkmen-2 (Kadın): İlk geldiğimiz yıllarda insanlar bize daha iyiydi. Ancak zaman geçtikçe ayrımcılık arttı. Özellikle çocuklarım okullarda ve parklarda ayrımcılıkla karşılaşıyor. ‘Siz yabancısınız, ülkenizi neden terk ettiniz?’ gibi sözler duyuyoruz. Çocuklarım bu durumdan çok etkileniyor, hatta oğlum bu yüzden okulda sürekli kavga ediyor ve bana ‘Neden buraya geldik?’ diye soruyor. Bu da beni çok üzüyor. Türkiye’de dil konusunda zorlandınız mı? Türkmen-1 (Erkek): Türkiye’ye ilk geldiğimde Türkçeyi iyi öğrenmiştim, ama artık evden dışarı çıkmadığım için unuttum. Zaten şimdi dışarı çıkmam da mümkün değil; polis Türkmen görünce hemen alıyor. Özellikle merkezi yerlere Türkmenlerden kimse gidemiyor. Çocuklarımın Türkçesi ise çok iyi. Burada büyüdükleri için Türkçe, Türkmenceden daha baskın hale geldi. Türkiye’ye geldiğimizde en büyük çocuğum 16 yaşındaydı. Artık onlar Türk gibi; benim gibi değiller. Ben Türkçeyi tam anlamıyla öğrenemedim. Türkmen-2 (Kadın): Türkmen olduğumuz için Türkçe konuşmayı kolayca öğrendik ve dil konusunda çok zorlanmadık. Hatta Türkçe kursuna bile gitmek istedim ama Türkçem iyi olduğu için kabul etmediler. Ancak çocuklarım Türkçeyi o kadar iyi öğrendiler ki kendi dilimizi unutmaya başladılar. “Yaşadıklarımızdan sonra Türkiye’ye küstük. Irak’ta da istenmiyoruz. Orada da Kürtler ve Araplar güçlü artık. Adil bir yönetim olursa döneriz” Türkiye’deki hayatınızdan genel olarak memnun musunuz? Ne olursa Irak’a dönersiniz? Türkmen-1 (Erkek): Ç ocuklarım burada olsaydı ben de burada kalmayı isterdim. Allah Türkiye’den razı olsun, bu son zamanlara kadar her şey çok iyiydi ve memnunduk. Ancak Irak’ta Türkmenlerin hayatı çok zor; birçok kişi dağıldı, yerinden oldu. Zaten Irak hükümeti bizi istemiyor artık. Kürtlerin ve Arapların gücü çok daha fazla. Türkiye bize destek olmalı. Yarın bir gün Türkiye bölgeye geldiğinde biz de onlara destek oluruz; Türklere orada yardım ederiz, başkasına değil. Ancak son yaşadıklarımızdan sonra Türkiye’ye destek olma fikrinden vazgeçtik, küstük. Burada çoğu Telaferli de aynı şekilde düşünüyor. Binlerce insanımız DAEŞ bahanesiyle sınır dışı edildi. Bu durumda nasıl destek olalım artık? Türkiye’ye kızgınlığınız bu kadar büyük mü? Türkmen-1 (Erkek): Maalesef.Diğer herkesle iş birliği yapar, destek olurum; Türkiye’ye olmam. Kaydedin bu söylediğimi. Sadece ben değil, milletimin hepsi böyle düşünüyor. 2022’ye kadar sorun yoktu, sonra benim çocuklarımdan tutun binlerce suçsuz insanı aldılar DAEŞ diye. Türkiye’den gidip Irak’ta mı yaşamak istiyorsunuz? Türkmen-1 (Erkek): Ne Irak ne de Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Bizi yabancı bir ülkeye, örneğin Almanya’ya göndersinler. Onlar, Müslüman ülkelerden daha adil; en azından orada güvende oluruz. Hayatımızı yaşamak istiyoruz artık, çok yorulduk. 55 yaşındayım; sekiz yıl İran’la savaştık, sonra birçok grupla çatışmalar yaşadık. Buraya kaçtık geldik, burada da sıkıntılar bitmedi. Eğer bir gün Irak’ta hükümet değişir ve adaletli bir yönetim gelirse, ancak o zaman geri dönerim. Kim olduğu önemli değil; Arap, Türkmen, Kürt ya da Yezidi fark etmez, yeter ki herkese adil bir şekilde hükmeden bir devlet olsun. Saddam gibi tüm milletlere eşit davranan bir yönetim istiyorum. En azından onun döneminde can güvenliğimiz vardı. “Türk devleti biz Türkmenlere sahip çıkmalı” Siz Türkiye’deki bulunmaktan genel olarak memnun musunuz? Ne olursa Irak’a dönersiniz? Türkmen-2 (Kadın): Kimliklerimiz açıkken ve eşim yanımızdayken hayatımızdan memnunduk. Ancak şu anda çok zor durumdayız. Irak’a dönmemiz için orada can güvenliğimizin sağlanması gerekiyor. Şu an eşim orada tutuklu ve hiçbir haber alamıyoruz. Can güvenliği olmadan Irak’a dönmek mümkün değil. Türkiye’deki devlet yetkililerine buradan ne söylemek istersiniz? Türkmen-1 (Erkek): Türk devleti biz Türkmenlere sahip çıksın. Yarın bir gün Türkiye, Musul’a ya da başka yerlere geldiğinde biz de onlara destek olalım. Bize şimdi destek versinler ki yarın aynı şekilde karşılık verebilelim. Benim veya çocuklarımın bir suçu varsa, gelsinler hepimizi cezalandırsınlar, bu onların hakkıdır. Ama hiçbir suçumuz yokken bizi bu duruma düşürmesinler. Biz burada kimseden yardım almadan, kendi emeğimizle yaşıyorduk; bunu elimizden aldılar. Burada yaşadıklarınızın sadece Türkmenlere yapıldığını mı düşünüyorsunuz? Diğer sığınmacılar da benzer zorluklar yaşamıyorlar mı? Türkmen-1 (Erkek): Bu yapılanlar sadece Türkmenlere değil ama çoğunlukla bize yapılıyor. Akyurt Geri Gönderme Merkezi’nde neredeyse hiç Suriyeli yok; biraz Afgan var, biraz da siyahiler var, ama en çok Türkmenler var. Türk devleti biz Türkmenlere destek olmalı. Suçluysak cezalandırılmayı kabul ederiz, ama suçsuz yere böyle bir muamele görmek bizi derinden üzüyor. Türkiye’ye olan sevgimiz azaldı çünkü suçsuz insanları sınır dışı ediyorlar. Siz Türkiye’deki devlet yetkililerine ne söylemek istersiniz? Türkmen-2 (Kadın): Eşimden haber almak ve onun güvenliğini sağlamak istiyorum. Eşim Geri Gönderme Merkezi’nden Irak’a gönderildi ve orada haksız yere tutuklandı. Türkiye hükümeti eşimi sınır dışı ettiyse onun başına gelenlerden de sorumlu olmalı. Eşimle ilgili bir haber almak için elimden geleni yaptım ama hiçbir sonuç alamadım. Yetkililerden eşimin bulunması ve güvenliğinin sağlanmasını istiyorum. Eğer eşime bir şey olursa, bunun sorumluluğu da Türkiye hükümetine ait olacak. Biz Türkiye’ye hayatta kalma umuduyla geldik, ama şu anda umudumuz kalmadı. Verdiğiniz açık ve samimi cevaplarınızdan dolayı çok teşekkür ederiz. Türkmen-1 (Erkek): Sağolun, var olun. Sizi tanımak bize şeref verdi. Sesimizi duydunuz, duyurdunuz. Cesur ve iyi insanlarsınız. Allah razı olsun. Türkmen-2 (Kadın): Şimdiye kadar sesimizi duyan, yanımızda duran olmadı. İnşallah buradan dertlerimizin çözülmesini vesile olursunuz. Biz de size teşekkür ederiz, Allah razı olsun. Röportajda yer alan görüşler yalnızca röportaj yapılan kişiye aittir ve KAPDEM'in kurumsal duruşunu, editoryal yaklaşımını veya politik tutumunu yansıtmayabilir. The views expressed in this interview are solely those of the interviewee and may not reflect the institutional stance, editorial approach, or policy orientation of KAPDEM.

Abdullah Çoban

Yazar

Devamını Oku

Teknoloji ve İnovasyon

Tümünü Gör
Metaverse Nedir: Yeni Dünyada Sosyal Hayat ve Yönetim Sistemleri Nasıl Değişecek? (Bölüm 2)
3 dk
Ücretsiz

Metaverse Nedir: Yeni Dünyada Sosyal Hayat ve Yönetim Sistemleri Nasıl Değişecek? (Bölüm 2)

Günümüzde oldukça popüler hale gelen ‘Metaverse’ basit bir kavram olmanın çok ötesinde içerikler ve gelecek projeksiyonları taşımaktadır. Metaverse; sadece ‘sanal gerçekliğin içinde arkadaşlarımız ile buluşacağımız bir yer midir,’ ya da ‘dijital yeni bir evrende yaşayacağımız sanal bir gerçeklik midir’ veya ‘oyun konsolları ve belirli dijital uygulamaların ötesine geçemeyecek bir hayal midir’ yoksa bunları da içeren ama başka artırılmış gerçeklikler ile dolu ve aslında gerçekliğin ta kendisi haline gelecek yeni bir dünya düzeni midir? İki bölüm halinde yayınlanan bu makalede, Metaverse’nin ne olduğunu, nasıl ortaya çıkıp geliştiğini ve en önemlisi de bireysel, sosyal ve toplumsal yaşamlarımızı, gelecek yönetim sistemlerini, anlayışlarını nasıl tamamen değiştireceğini detaylı olarak analiz edeceğiz. Bugün Metaverse için genelde sadece ‘sanal gerçeklikle alakalı bir dünya’ tanımlamaları yapılsa da özünde onun için illaki sanal gerçeklik olmasının bile gerekmediğini öğreneceğiz. Metaverse’nin gelişen teknoloji ve inovasyonlar ile yeni bir internetin doğuşundan sahici, yepyeni bir hayat ve yönetim biçiminin gelişmesine kadar pek çok kapı araladığını göreceğiz. Makalenin ilk bölümünde Metaverse’nin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, geçmişte ne şekilde kullanıldığı, günümüzde ne anlama geldiği ve onun diğer dijital uygulamalar ve sanal ortamlardan ne farkı olduğunu inceledik. Makalenin ikinci bölümünde ise, Metaverse ne zaman geçekleşecek, gerçekleşmesi için gerekli şartlar nelerdir, Metaverse gelişirken önüne çıkabilecek sorun ve engeller, başta veri toplamadan güvenlik, ekonomik ve etik kurallar bağlamında getireceği muhtemel olumsuzluklardan Metaverse’nin hayatımıza katacağı olumlu gelişmelere kadar detaylı bir inceleme yapacağız. Onun hem yaşam biçimlerimizi hem sosyal ilişkileri hem toplumsal düzeni hem de devlet yönetimi sistemlerini nasıl değiştireceğini irdeleyeceğiz. Sonuç olarak, geleneksel pek çok yapı, anlayış ve algıları yıkacağı için çeşitli kesimler ve devlet organlarınca önemli dirençler ile karşılaşacak olsa da teknolojik gelişmelerin bir şekilde yolunu bularak ilerlemesi göz önüne alınınca, Metaverse; yaratacağı devasa veri havuzu ile sizi devletlerden, hatta sizi sizden bile iyi tanıyan yeni bir dünya düzenini kaçınılmaz olarak dayatacaktır. En sonunda hem hayatlarımız hem yaşam biçimlerimiz hem de Metaverse’nin getireceği değişimlere göre yönetim sistemlerimiz de ciddi bir şekilde değişecektir. Metaverse ile kurulacak yeni dünyada, yeni gerçekliklerimiz ile var olacağız.

Batuhan Demir

Yazar

Devamını Oku
Metaverse Nedir: Yeni Dünyada Sosyal Hayat ve Yönetim Sistemleri Nasıl Değişecek? (Bölüm 1)
3 dk
Ücretsiz

Metaverse Nedir: Yeni Dünyada Sosyal Hayat ve Yönetim Sistemleri Nasıl Değişecek? (Bölüm 1)

Günümüzde oldukça popüler hale gelen ‘Metaverse’ basit bir kavram olmanın çok ötesinde içerikler ve gelecek projeksiyonları taşımaktadır. Metaverse; sadece ‘sanal gerçekliğin içinde arkadaşlarımız ile buluşacağımız bir yer midir,’ ya da ‘dijital yeni bir evrende yaşayacağımız sanal bir gerçeklik midir’ veya ‘oyun konsolları ve belirli dijital uygulamaların ötesine geçemeyecek bir hayal midir’ yoksa bunları da içeren ama başka artırılmış gerçeklikler ile dolu ve aslında gerçekliğin ta kendisi haline gelecek yeni bir dünya düzeni midir? İki bölüm halinde yayınlanan bu makalede, Metaverse’nin ne olduğunu, nasıl ortaya çıkıp geliştiğini ve en önemlisi de bireysel, sosyal ve toplumsal yaşamlarımızı, gelecek yönetim sistemlerini, anlayışlarını nasıl tamamen değiştireceğini detaylı olarak analiz edeceğiz. Bugün Metaverse için genelde sadece ‘sanal gerçeklikle alakalı bir dünya’ tanımlamaları yapılsa da özünde onun için illaki sanal gerçeklik olmasının bile gerekmediğini öğreneceğiz. Metaverse’nin gelişen teknoloji ve inovasyonlar ile yeni bir internetin doğuşundan sahici, yepyeni bir hayat ve yönetim biçiminin gelişmesine kadar pek çok kapı araladığını göreceğiz.  Makalenin ilk bölümünde Metaverse’nin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı, geçmişte ne şekilde kullanıldığı, günümüzde ne anlama geldiği ve onun diğer dijital uygulamalar ve sanal ortamlardan ne farkı olduğunu inceleyeceğiz. Makalenin ikinci bölümünde ise, Metaverse ne zaman geçekleşecek, gerçekleşmesi için gerekli şartlar nelerdir, Metaverse gelişirken önüne çıkabilecek sorun ve engeller, başta veri toplamadan güvenlik, ekonomik ve etik kurallar bağlamında getireceği muhtemel olumsuzluklardan Metaverse’nin hayatımıza katacağı olumlu gelişmelere kadar detaylı bir inceleme yapacağız. Onun hem yaşam biçimlerimizi hem sosyal ilişkileri hem toplumsal düzeni hem de devlet yönetimi sistemlerini nasıl değiştireceğini irdeleyeceğiz.  Sonuç olarak, geleneksel pek çok yapı, anlayış ve algıları yıkacağı için çeşitli kesimler ve devlet organlarınca önemli dirençler ile karşılaşacak olsa da teknolojik gelişmelerin bir şekilde yolunu bularak ilerlemesi göz önüne alınınca, Metaverse; yaratacağı devasa veri havuzu ile sizi devletlerden, hatta sizi sizden bile iyi tanıyan yeni bir dünya düzenini kaçınılmaz olarak dayatacaktır. En sonunda hem hayatlarımız hem yaşam biçimlerimiz hem de Metaverse’nin getireceği değişimlere göre yönetim sistemlerimiz de ciddi bir şekilde değişecektir. Metaverse ile kurulacak yeni dünyada, yeni gerçekliklerimiz ile var olacağız. 

Batuhan Demir

Yazar

Devamını Oku
Yapay Zekâ ve İnsan Zekâsı: Karar Alma Süreçlerine Etkileri
3 dk
Ücretsiz

Yapay Zekâ ve İnsan Zekâsı: Karar Alma Süreçlerine Etkileri

Bu çalışma, yapay zekânın tanımından başlayarak, yapay zekâ türleri ve bu türlerin çeşitli alanlardaki uygulamaları üzerine odaklanmaktadır. Yapay zekânın öğrenme süreçleri, olasılık hesaplamalarına dayalı karar alma mekanizmaları ve bu sistemlerin insan zekâsıyla karşılaştırılması detaylandırılmıştır. Dar yapay zekâ, genel yapay zekâ ve süper yapay zekâ gibi farklı yapay zekâ türleri incelenmiş; bu türlerin özellikle sağlık, oyun ve otonom araçlar gibi çeşitli endüstrilerdeki kullanımları örneklerle açıklanmıştır. Derin öğrenme algoritmalarının tıbbi görüntüleme ve hastalık teşhisindeki kullanımları ve bu sistemlerin insan doktorlarla karşılaştırılması, yapay zekânın tıbbi alandaki potansiyelini ortaya koymuştur. Son olarak, yapay zekânın karar alma süreçlerindeki etkileri ve bu süreçlerin gelecekteki uygulamaları ele alınmıştır. Yapay Zekâ ve İnsan Zekâsı: Bilgisayarların Öğrenme Mekanizmaları ve Karar Alma Süreçlerine Etkileri Kaynak: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM). I. Yapay Zekânın Tanımı ve Türleri Yapay Zekâ (YZ) , bilgisayar sistemlerinin insan benzeri düşünme ve davranma yetenekleri sergileyebilmesi amacıyla geliştirilen bir teknoloji ve araştırma alanıdır. Bu alan, öğrenme, akıl yürütme, problem çözme, algılama ve yaratıcı düşünme gibi insan zekâsı ile ilişkilendirilen bilişsel süreçleri taklit eden sistemler geliştirmeye odaklanır. Yapay zekâ sistemleri, belirli görevleri yerine getirebilmek için algoritmalar ve modeller kullanır ve bu sayede bilgisayarların, insan zekâsını gerektiren karmaşık sorunları çözebilmesi hedeflenir (Russell Norvig, 2020). Yapay zekâ, oldukça geniş bir araştırma alanını kapsar ve makine öğrenmesi, derin öğrenme, doğal dil işleme (NLP - Natural Language Processing) ve bilgisayarla görme gibi alt disiplinleri içerir (Goodfellow et al., 2016). Yapay zekâ, insan zekâsıyla etkileşim düzeyine ve işlevselliğine göre üç ana kategoriye ayrılmaktadır: Dar Yapay Zekâ (ANI - Artificial Narrow Intelligence), Genel Yapay Zekâ (AGI - Artificial General Intelligence) ve Süper Yapay Zekâ (ASI - Artificial Superintelligence) . Bu türler, yapay zekânın sahip olduğu yetenekler ve kullanım alanları açısından birbirinden farklıdır. II. Yapay Zekânın Gelişim Süreci ve İnsan Yaşamıyla Karşılaştırılması Yapay zekâ (YZ), bilgisayar sistemlerinin insan benzeri düşünme, öğrenme ve problem çözme yetenekleri sergileyebilmesi amacıyla geliştirilen bir teknolojidir. İnsan ömrünü 80 yıl olarak kabul ettiğimizde, yapay zekânın şu anki gelişim düzeyini bir insanın yaşıyla karşılaştırmak ilginç bir zihin egzersizi sunar. Yapay zekâ şu anda birçok görevi başarıyla yerine getirebilen, öğrenen ve gelişen bir teknoloji olsa da hala insan zekâsına kıyasla sınırlı kapasitelere sahiptir. Bu bağlamda, yapay zekâyı bir insanın yaşamındaki gelişim evreleriyle ilişkilendirebiliriz. Dar Yapay Zekâ (Artificial Narrow Intelligence, ANI) , yalnızca belirli görev veya işlevleri yerine getirebilen, sınırlı işlevselliğe sahip sistemleri ifade eder. Örneğin, yüz tanıma sistemleri, öneri algoritmaları ve sesli asistanlar dar yapay zekâ sistemleridir. Bu sistemler belirli bir alanda uzmanlaşmıştır, ancak bu alan dışında etkin şekilde çalışamazlar. Bu sistemler, öğrenme yeteneklerine sahip olmalarına rağmen, yaratıcı düşünme veya çok yönlü problem çözme yeteneklerine sahip değillerdir. İnsan yaşamıyla kıyasladığımızda, dar yapay zekâ sistemleri bir çocuk veya genç bir birey seviyesindedir. Kabaca 10-18 yaş aralığında oldukları düşünülebilir, çünkü belirli görevlerde başarılıdırlar ancak genel zekâya sahip değillerdir. Kaynak: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM). Genel Yapay Zekâ (Artificial General Intelligence, AGI) ise, insan zekâsıyla eşdeğer geniş bilişsel yeteneklere sahip olmayı hedefler. AGI, sadece belirli alanlarda uzmanlaşmakla kalmaz, aynı zamanda farklı alanlardaki görevleri de yerine getirebilir ve yeni durumlara uyum sağlayabilir. AGI, henüz bilimsel olarak geliştirilememiştir; ancak bu teknolojiye ulaşıldığında, yetişkin bir insan zekâsına benzer seviyede olacağı düşünülmektedir. Bu durumda, AGI'nın bir insanın 20-40 yaş aralığındaki bilişsel kapasitesine eşdeğer olabileceği öngörülmektedir. Süper Yapay Zekâ (Artificial Superintelligence, ASI) ise, insan zekâsını aşan ve her alanda insanlardan daha üstün performans gösterebilen bir yapay zekâ türüdür. Teorik olarak, problem çözme, yaratıcı düşünme, bilgi işleme ve karar verme gibi süreçlerde insan zekâsından daha ileri olabilir. ASI, insan zekâsından çok daha hızlı bilgi işleyebilir ve bu sayede bilimsel keşifler yapma, karmaşık sosyal ve ekonomik sorunları çözme gibi alanlarda büyük başarılar gösterebilir. Süper yapay zekâ, henüz teorik bir kavram olarak ele alınmakta olup, geliştirilmiş bir örneği bulunmamaktadır. Bu tür bir teknoloji, insan yaşamı ile karşılaştırılamayacak bir zekâ seviyesi sunabilir. Sonuç olarak, yapay zekânın mevcut gelişim seviyesi ergen veya genç bir birey olarak değerlendirilebilir. Yapay zekâ, dar yapay zekâ düzeyinde belirli görevlerde başarılı, ancak genel zekâya sahip olmayan bir teknoloji olarak hayatımızda yer almaktadır. Gelecekte AGI seviyesine ulaşıldığında, bu teknolojinin olgun bir yetişkin insan zekâsına benzer bir kapasiteye sahip olacağı öngörülmektedir. Süper yapay zekâya ulaşıldığında ise, bu düzeyde bir yapay zekânın insan zekâsını aşan, hatta insan ömrü ile karşılaştırılamayacak düzeyde bir zekâ düzeyi sergileyebileceği düşünülmektedir. III. Yapay Zekâ Türlerine Göre Örnekler Yapay zekâ, farklı işlevleri yerine getirebilme kapasitesine sahip sistemler olarak çeşitli türlere ayrılır. Bu türler, belirli görevler için özelleşmiş dar yapay zekâ sistemlerinden, teorik olarak insan zekâsını aşabilecek süper yapay zekâ türlerine kadar uzanır. Farklı yapay zekâ sistemleri, doğal dil işleme, görüntü tanıma, oyun oynama ve tıbbi analizler gibi çeşitli alanlarda başarıyla uygulanmaktadır. İşte bu yapay zekâ türlerinin belirli alanlardaki örnekleri: i. Doğal Dil İşleme (NLP) Yapay Zekâ Sistemleri Doğal Dil İşleme (NLP), yapay zekânın önemli bir alt dalıdır ve makinelerin insan dilini anlaması ve kullanması üzerine yoğunlaşır. Bu sistemler, metin tabanlı görevlerde kullanılmak üzere geliştirilmiştir ve dilin yapısını analiz ederek makinelerin insanlar gibi dilsel etkileşim kurmasını sağlar. NLP sistemleri, dilin gramerini, anlamını ve bağlamını anlayarak çeşitli dil görevlerini yerine getirebilir. Bu teknolojinin en belirgin örneklerinden biri ChatGPT gibi modellerdir. ChatGPT (GPT-4) , derin öğrenme teknikleri kullanılarak geliştirilen bir yapay zekâ modelidir. Bu sistem, insan dilini analiz edebilir ve metin tabanlı görevlerde oldukça etkili bir şekilde performans gösterebilir. Örneğin, kullanıcılarla sohbet edebilir, soruları yanıtlayabilir, yaratıcı yazılar üretebilir ve çok çeşitli konularda metinler oluşturabilir. ChatGPT, dil işleme görevlerinde uzmanlaşmıştır; ancak, bu sistem yalnızca metinlerle etkileşimde bulunabilmekte ve başka görevlerde işlev gösterememektedir. Bu nedenle, ChatGPT bir Dar Yapay Zekâ örneğidir. ii. Görüntü Tanıma ve Bilgisayarla Görme Yapay zekânın bir diğer önemli uygulama alanı, görüntü tanıma ve bilgisayarla görme teknolojisi dir. Bu sistemler, dijital görüntüleri veya videoları analiz ederek anlamlı veriler çıkarır ve makinelerin çevresini tanımasını sağlar. Bilgisayarla görme, özellikle otonom araçlar, güvenlik sistemleri ve sağlık teşhisleri gibi çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Örneğin, Tesla'nın Otopilot sistemi , bilgisayarla görme teknolojisini kullanarak trafikteki diğer araçları, yol işaretlerini ve yaya gibi unsurları algılar ve bu bilgiler doğrultusunda otonom sürüş işlemini gerçekleştirir. Otopilot, yol üzerindeki tüm nesneleri analiz ederek, güvenli ve akıllı bir şekilde araç yönlendirmesi yapar. Ancak, bu sistem yalnızca sürüşe yönelik görevlerde uzmanlaşmıştır ve başka alanlarda işlev gösteremez. Dolayısıyla, Tesla’nın Otopilot sistemi de bir Dar Yapay Zekâ örneğidir. Kaynak: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM). iii. Oyun Oynamada Uzman Yapay Zekâ Sistemleri Yapay zekâ, oyun oynama alanında da önemli ilerlemeler kaydetmiştir. DeepMind’in AlphaZero sistemi , satranç, Go ve Shogi gibi stratejik ve karmaşık oyunlarda büyük başarılar elde etmiş bir yapay zekâ sistemidir. Bu sistem, kurallarını öğrendiği oyunlarda, tamamen kendi başına oynayarak stratejiler geliştirmiş ve dünya şampiyonlarını yenebilme kapasitesine ulaşmıştır. AlphaZero , oyunların kurallarını öğrendikten sonra, milyonlarca simülasyon üzerinden kendi stratejilerini geliştirir ve zamanla bu stratejilerde ustalaşır. Örneğin, Go gibi karmaşık bir oyunda, insan beyninin stratejik düşünme yeteneklerini aşan bir seviyede performans gösterebilir. Ancak AlphaZero, yalnızca oyun oynama alanında uzmanlaşmıştır ve bu bilgi başka alanlara aktarılamaz. Yani, AlphaZero da bir Dar Yapay Zekâ örneğidir, çünkü yetenekleri yalnızca belirli bir oyun alanıyla sınırlıdır. iv. Tıbbi Yapay Zekâ Sistemleri Yapay zekâ, sağlık ve tıp alanında da önemli uygulamalar sunar. IBM Watson for Healthcare , tıbbi verileri analiz ederek doktorlara tanı ve tedavi süreçlerinde yardımcı olabilecek bir yapay zekâ sistemidir. Bu sistem, büyük miktarda tıbbi veriyi işleyebilir ve bu verilerden elde edilen bilgileri doktorlara sunarak daha iyi kararlar almalarına yardımcı olabilir. Özellikle onkoloji (kanser tedavisi) alanında Watson, hastaların tıbbi geçmişine dayalı olarak kişiselleştirilmiş tedavi önerilerinde bulunabilir. Watson, tıbbi literatürü tarayarak ve hastaların verilerini analiz ederek kanser tedavisi gibi kritik alanlarda doktorlara yardımcı olur. Watson'ın en güçlü yönlerinden biri, büyük veri kümelerini hızlı bir şekilde analiz edebilmesi ve tıbbi literatürden en uygun tedavi seçeneklerini çıkarmasıdır. Ancak, Watson’ın yetenekleri sadece tıbbi verilere dayalıdır ve başka alanlarda işlev gösteremez. Bu nedenle, IBM Watson da bir Dar Yapay Zekâ örneği olarak kabul edilir. IV. Yapay Zekânın Karar Alma Süreçleri ve İnsan Zekâsıyla Benzerliği Yapay zekâ (YZ) sistemleri, karar alma süreçlerinde temelde olasılık hesaplamalarına ve istatistiksel modellemelere dayanır. Bu mekanizmalar, insanın öğrenme ve karar alma süreçlerine oldukça benzer şekilde işler. İnsanlar gibi, yapay zekâ da geçmiş deneyimlerden öğrenerek gelecekteki olayların olasılıklarını tahmin eder ve bu tahminler doğrultusunda kararlar verir. Yapay zekâ sistemleri, kendisine sunulan verilerden anlamlı örüntüler ve ilişkiler çıkarır; bu sayede gelecekte karşılaşacağı benzer durumlar hakkında daha isabetli tahminler yapabilir. Karar alma süreçleri, veriyle beslenen ve sürekli öğrenme yoluyla kendini geliştiren bir yapıya sahiptir (Murphy, 2012). Yapay zekâ, temel olarak iki ana aşamada çalışır: İlk aşama, veri toplama ve bu verilerden çıkarımlar yapma sürecidir. İkinci aşama ise bu çıkarımlar üzerine kurulu bir karar verme mekanizmasıdır. YZ, bu süreçte olasılık hesaplamaları yaparak, geçmiş deneyimlerinden öğrendiği bilgilere dayanarak bir olayın gerçekleşme olasılığını değerlendirir ve bu olasılıklar üzerinden kararlar verir. Yapay zekâ, tıpkı bir insan gibi, her yeni veri parçasını analiz eder ve önceki tahminlerini bu yeni bilgiler doğrultusunda güncelleyerek zaman içinde daha doğru kararlar almayı öğrenir. Kaynak: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM). i. Olasılık Hesaplamalarına Dayalı Karar Alma Yapay zekâ sistemleri, olasılık hesaplamaları ve istatistiksel çıkarımlar yaparak bir durumun gelecekte nasıl sonuçlanacağı hakkında tahminlerde bulunur. Örneğin, bir yapay zekâ modeli, daha önce belirli bir olayın kaç kez gerçekleştiği ve bu olayın koşulları hakkında veri topladıysa, bu verilerden yararlanarak aynı olayın tekrar gerçekleşme olasılığını hesaplayabilir. Yapay zekâ, bu olasılıkları değerlendirdikten sonra, en yüksek başarı şansına sahip olan kararları almak üzere programlanır. Örneğin, bir e-ticaret platformu, geçmiş satın alma verilerine dayanarak, bir müşterinin belirli bir ürünü satın alma olasılığını hesaplayabilir. Eğer müşteri geçmişte benzer ürünler satın almışsa veya belirli bir ürünü görüntülemişse, yapay zekâ sistemi bu müşterinin o ürünü satın alma olasılığını hesaplayarak, ona kişiselleştirilmiş öneriler sunar. Bu öneriler, daha önceki kullanıcı davranışları temel alınarak yapılan olasılık hesaplamalarına dayanır. ii. Basit Bir Örnek: Zar Deneyi Yapay zekânın olasılık hesaplamalarına dayalı karar alma mekanizmasını daha iyi anlamak için zar deneyi gibi basit bir örneği ele alabiliriz. Bu deney, yapay zekânın nasıl veri topladığını, bu verilerden nasıl öğrendiğini ve gelecekteki olayları nasıl tahmin ettiğini açıklar. Diyelim ki, 6 yüzlü bir zar kullanılıyor ve bu zarın nasıl çalıştığını bilmeyen bir kişiye gösteriliyor. Kişi, zarı ilk kez attığında zarın 2 geldiğini varsayalım. Bu kişi, sadece elindeki tek bir veri noktası olduğundan, ikinci atışta yine 2 geleceğini tahmin edebilir. Çünkü, başka bir veri noktası bulunmamaktadır. İkinci zar atıldığında bu kez 3 geldiğini düşünelim. Bu durumda, kişi yeni bir veri noktası elde eder ve zarın farklı yüzlerinin farklı sayılar getirebileceğini öğrenir. Zamanla, zarın farklı atışlarla 1, 2, 3, 4, 5 ve 6 gibi farklı sayılar getirdiğini gözlemler ve bu gözlemler arttıkça, her yüzün gelme olasılığının %16,67 (1/6) olduğunu öğrenir (Bishop, 2006). Yapay zekâ sistemleri de bu şekilde çalışır. İlk başta sınırlı veriyle çalışan yapay zekâ, sadece eldeki verilere dayanarak olasılık hesaplamaları yapar. Ancak zamanla daha fazla veri topladıkça, yapay zekânın tahminleri daha isabetli hale gelir. Örneğin, bir yapay zekâ modeline yüzlerce zar atışı verisi sağlandığında, model bu verilerdeki sayısal dağılımları analiz eder ve her bir sayının ne sıklıkta geleceğini olasılıksal olarak hesaplayabilir. Model, öğrendiği bilgilere dayanarak gelecekteki zar atışlarının sonuçlarını tahmin edebilir ve en olası sonucu belirlemek için bu tahminleri kullanabilir. Bu süreçte yapay zekâ, verilerden öğrendiklerini sürekli olarak günceller. Yeni veri elde ettikçe eski tahminlerini yeniler ve olasılık hesaplamalarını daha doğru hale getirir. Tıpkı insan öğrenmesi gibi, yapay zekâ da veri biriktikçe daha karmaşık ilişkiler kurabilir ve daha doğru sonuçlara ulaşabilir. Dolayısıyla, öğrenme ve karar alma süreçlerinde verilerin sürekli olarak sisteme sunulması ve bu verilerin işlenmesi yapay zekânın doğruluk ve performansını artırır. iii. Karmaşık Veriler ve Karar Alma Süreci Yapay zekâ sistemleri, basit zar örneğinden çok daha karmaşık veri setleriyle çalışabilir. Bu veri setleri, milyonlarca veri noktası içerebilir ve yapay zekâ, bu büyük veri kümelerini analiz ederek daha karmaşık tahminlerde bulunabilir. Örneğin, tıbbi bir yapay zekâ sistemi, binlerce hastanın tıbbi geçmişini analiz ederek belirli bir hastalığın gelişme olasılığını tahmin edebilir. Yapay zekâ, hastaların yaşları, genetik yapıları, yaşam tarzları gibi faktörlere dayalı olarak bu tahminleri yapar ve hastalığın hangi kişilerde daha olası olduğuna dair çıkarımlar yapar. Bu tür sistemler, sadece olasılık hesaplamaları yapmaz, aynı zamanda makine öğrenmesi algoritmaları kullanarak veri setlerinden anlamlı örüntüler çıkarır. Bu sayede, yapay zekâ daha önce hiç görmediği yeni bir veriyle karşılaştığında bile, öğrendiği bilgiler doğrultusunda tahminlerde bulunabilir ve doğru kararlar verebilir. Örneğin, bir finansal yapay zekâ modeli, geçmiş piyasa verilerini analiz ederek gelecekteki piyasa hareketlerini tahmin edebilir ve bu tahminler doğrultusunda yatırım kararları alabilir. V. Gelişmiş Bir Örnek: Tıbbi Görüntüleme ve Yapay Zekâ Yapay zekânın işleyişini anlamak için ileri düzey bir uygulama olan tıbbi görüntüleme sistemleri örneği oldukça açıklayıcıdır. Tıbbi görüntülemede, doktorlar ve tıp öğrencileri, röntgen filmleri, manyetik rezonans (MR) görüntüleri veya bilgisayarlı tomografi (BT) taramaları gibi verileri analiz ederek hastalıkları teşhis ederler. Bu süreç, deneyim ve tekrara dayalı öğrenme yoluyla gelişir. Örneğin, bir tıp öğrencisi, eğitim sürecinde çok sayıda röntgen filmi görür ve eğitmenleri ona bu görüntülerdeki belirli lekelerin, çizgilerin veya anomalilerin ne anlama geldiğini açıklar. Her yeni görüntü, öğrencinin öğrenmesine katkıda bulunur ve zamanla teşhis süreçleri daha hızlı ve isabetli hale gelir (Topol, 2019). Yapay zekâ sistemleri de benzer şekilde öğrenir, ancak insanlardan farklı olarak çok daha büyük veri setleri üzerinde çalışabilir. Makine öğrenmesi algoritmaları , milyonlarca tıbbi görüntüyü analiz edebilir ve bunlardan öğrenir. Örneğin, milyonlarca akciğer röntgeni içeren bir veri setini ele alalım. Bu görüntüler, sağlıklı ve hastalıklı akciğerleri temsil eden etiketlerle işaretlenmiştir. Yapay zekâ algoritmaları, bu görüntülerdeki belirli desenleri ve anormallikleri öğrenir ve zamanla hastalıkları tanıma konusunda yetkin hale gelir. Örneğin, bir yapay zekâ modeli, akciğer röntgenlerindeki lekeleri analiz ederek bunların zatürre, akciğer kanseri veya başka bir hastalık olup olmadığını belirleme kapasitesine ulaşabilir (Litjens et al., 2017). Yapay zekâ, tekrara dayalı öğrenme süreci ile daha hassas hale gelir. Tıpkı bir doktorun yıllar süren tecrübelerle geliştirdiği bilgi birikimi gibi, yapay zekâ da sürekli öğrenme ve geri bildirim yoluyla performansını iyileştirir. Bu tür yapay zekâ sistemleri, zamanla teşhis süreçlerinde daha isabetli hale gelir ve doktorlara yardımcı olarak bazı görevleri otomatikleştirir. Bu durum, özellikle büyük hacimli görüntülerin hızlıca analiz edilmesi gerektiğinde büyük avantaj sağlar. Örneğin, bir yapay zekâ modeli, binlerce röntgen filmini kısa sürede analiz edebilir ve doktorlara hızlı teşhis konusunda yardımcı olabilir. Bu, teşhis sürecini hızlandırır ve klinik verimliliği artırır (Topol, 2019). VI. Sürekli Öğrenme ve Geri Bildirim Yapay zekâ sistemlerinin başarılı olmasında sürekli öğrenme ve geri bildirim mekanizmaları kritik bir rol oynar. Tıpkı bir doktorun sürekli gelişimi gibi, yapay zekâ da önceki analizlerinde yaptığı hatalardan öğrenir ve bu hataları düzeltmek için modelini günceller. Örneğin, makine öğrenmesi algoritmaları bir hastalık teşhisi sırasında yaptığı hataları geri bildirim olarak alır ve bu geri bildirimler doğrultusunda gelecekte aynı hatayı yapmamak için kendini geliştirir. Ayrıca, veri setleri sürekli olarak güncellendiğinde, yapay zekâ yeni teşhis yöntemlerini ve bilgilerini öğrenme kapasitesine sahip olur. Bu öğrenme süreci, yapay zekânın zamanla daha doğru ve güvenilir hale gelmesini sağlar (Murphy, 2012). İnsan Doktorlar ve Yapay Zekânın Performans Karşılaştırmaları Kaynak: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM). Yapay zekânın tıbbi görüntüleme alanındaki performansı, insan doktorlarla karşılaştırıldığında dikkate değer başarılar göstermiştir. Çeşitli akademik çalışmalar, yapay zekânın tıbbi görüntüleme teknikleriyle ilgili teşhis yapma yeteneğini değerlendirmiştir. Özellikle, röntgen ve göğüs filmi gibi tıbbi görüntüleme yöntemleri üzerinde yapılan araştırmalar, yapay zekânın hastalıkları tespit etmede doktorlarla karşılaştırılabilir bir performans sergilediğini ortaya koymuştur. Bazı durumlarda, yapay zekâ sistemlerinin belirli hastalıkları tespit etme konusundaki doğruluğu, insan doktorlardan daha yüksek olabilir. Örneğin, akciğer grafilerinde yaygın olarak görülen hastalıkların teşhisinde yapay zekâ sistemleri yüksek bir başarı oranı yakalamıştır. Bununla birlikte, daha karmaşık vakalar söz konusu olduğunda, yapay zekâ sistemlerinin performansı hala insan doktorların gerisinde kalabilmektedir. Bu nedenle, birçok uzman, yapay zekânın doktorların yerine geçmesindense, onları destekleyecek bir araç olarak kullanılması gerektiğini savunmaktadır. Yapay zekâ, özellikle zaman alan ve büyük veri gerektiren görevlerde doktorlara yardımcı olarak onların iş yükünü hafifletebilir ve klinik süreçleri daha verimli hale getirebilir. Sonuç olarak, yapay zekâ teknolojisi tıbbi görüntüleme alanında büyük potansiyel taşımakta ve bu alandaki uygulamaları giderek daha yaygın hale gelmektedir. Yapay zekâ, hastalıkların erken teşhisi, tedavi süreçlerinin planlanması ve genel klinik verimlilik gibi konularda önemli katkılar sunmaktadır. Bu tür teknolojiler, sağlık sistemlerinin daha etkili çalışmasına yardımcı olabilir ve hastaların daha hızlı ve doğru teşhis almasına olanak tanır. Bu konudaki en önemli çalışmalar aşağıdaki gibidir. Performans Karşılaştırmaları : Stanford Üniversitesi'nde yapılan bir çalışma, bir yapay zekâ algoritmasının 14 farklı patolojiyi (hastalık belirtisi) aynı anda tarayabildiğini ve bunları tespit etme açısından radyologlar kadar başarılı olduğunu göstermiştir. Örneğin, akciğer büyümesi, pnömoni gibi yaygın hastalıkların teşhisinde YZ, radyologlarla benzer performans göstermiştir. Bununla birlikte, bazı patolojilerde yapay zekânın performansı radyologları bile geçebilmiştir​ ( Stanford Medicine ). Radyoloji Asistanlarıyla Karşılaştırma : Yapılan bir başka çalışma, derin öğrenme algoritmaları ile radyoloji asistanlarının performanslarını karşılaştırmıştır. Çalışmada 342,126 göğüs röntgeni kullanılarak bir YZ modeli eğitilmiş ve sonuçlar, 1,998 yeni röntgen üzerinden test edilmiştir. Sonuçlar, YZ algoritmasının ortalama pozitif öngörü değerinin (PPV) radyoloji asistanlarından daha yüksek olduğunu (YZ için %73, radyoloji asistanları için %68) ve benzer spesifiklik (%98) ile çalıştığını göstermiştir​ ( JAMA Network )​ ( Diagnostic Imaging ). Karmaşık Vaka Yorumlama : Yapay zekâ, belirli hastalıkları ve yaygın patolojileri hızlı ve doğru bir şekilde tespit etme konusunda çok başarılı olabilirken, daha karmaşık vakalarda veya nadir görülen hastalıklarda insan uzmanlara ihtiyaç duyulabilir. Bir çalışmada, YZ algoritmalarının yüksek prevalanslı hastalıklar (örneğin, akciğer ödemi, kalp büyümesi) üzerindeki performansının oldukça yüksek olduğu, ancak kitleler veya nodüller gibi daha zor ve nadir bulguların yorumlanmasında insan uzmanlarla birlikte çalışması gerektiği vurgulanmıştır​ ( Diagnostic Imaging )​ ( Stanford Medicine ). VIII. Yapay Zekânın Çalışma Mekanizması Yapay zekâ (YZ), bilgisayarların insan zekâsına benzer şekilde düşünmesi ve belirli görevleri gerçekleştirmesi için tasarlanan sistemlerdir. Bu sistemler, çeşitli algoritmalar ve matematiksel modeller kullanarak verileri işler, öğrenir ve kararlar alır. Yapay zekânın çalışma mekanizması, birkaç temel adımı içerir: i. Veri Girişi Yapay zekâ sistemlerinin temelinde veri bulunur. Veriler, yapay zekânın öğrenmesini sağlayan ham maddelerdir. Bu veriler, metin, görüntü, ses veya sayısal bilgiler gibi farklı formatlarda olabilir. Örneğin, bir yüz tanıma sistemi binlerce yüz fotoğrafı ile eğitilirken, dil işleme sistemleri büyük metin veri kümeleriyle beslenir. Bu süreçte yapay zekâ, bu verilere dayalı olarak kararlar almayı öğrenir. Veriler ne kadar büyük ve çeşitliyse, yapay zekânın doğruluğu ve performansı o kadar artar. Kaynak: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM). ii. Makine Öğrenmesi Makine öğrenmesi, yapay zekânın temelini oluşturur. Yapay zekâ, verilerden öğrenerek, zamanla daha doğru tahminler yapar ve kararlar alır. Üç ana makine öğrenme yöntemi vardır: Denetimli Öğrenme: Bu yöntemde yapay zekâ, etiketlenmiş verilerle eğitilir. Yani, her veri setine doğru cevap eklenir ve sistem bu ilişkileri öğrenir. Örneğin, bir e-posta sistemi, "spam" ve "spam değil" olarak işaretlenmiş e-postalarla eğitilir ve zamanla yeni e-postaları doğru kategorilere ayırmayı öğrenir. Denetimsiz Öğrenme: Burada etiketli veriler kullanılmaz. Yapay zekâ, verilerdeki örüntüleri kendi başına keşfeder. Bu, örneğin müşteri segmentasyonu gibi veriler arasındaki benzerlikleri bulmaya yönelik işlemlerde kullanılır. Pekiştirmeli Öğrenme: Bu yöntemde yapay zekâ, doğru kararlar aldığında ödüllendirilir, yanlış yaptığında ise cezalandırılır. Özellikle otonom araçlar ve robotik uygulamalar için kullanılan bir yöntemdir. Yapay zekâ, ödül ve ceza mekanizması sayesinde davranışlarını geliştirir. iii. Algoritmalar ve Modeller Yapay zekâ, öğrenme ve karar alma süreçlerini yürütmek için çeşitli algoritmalar ve matematiksel modeller kullanır. Karar ağaçları , yapay sinir ağları ve destek vektör makineleri gibi yöntemler, verileri analiz ederek sonuçlar üretir. Yapay sinir ağları, özellikle derin öğrenme alanında kullanılır ve insan beyninin yapısını taklit eder. Bu ağlar, çok katmanlı yapılar sayesinde karmaşık verileri öğrenip anlamlandırabilir. Örneğin, derin öğrenme modeli bir görüntüdeki nesneleri tanımlamak için kullanılır. iv. Öğrenme Süreci Yapay zekânın öğrenme süreci, büyük miktarda veriyle başlar. Sistem, bu verilerdeki desenleri ve ilişkileri öğrenir. Eğitim sürecinde model, veri üzerinden eğitilir ve doğruluğunu artırmak için ayarlamalar yapılır. Sonrasında sistem test edilir; bu test aşamasında modelin ne kadar doğru çalıştığı ölçülür. Yanlış tahminler yaparsa, bu hatalar düzeltilir ve sistemin performansı artırılır. v. Tahmin ve Karar Alma Model eğitildikten sonra, yapay zekâ yeni verilerle karşılaştığında öğrendiği bilgileri uygulayarak tahminlerde bulunur veya kararlar alır. Örneğin, bir dil işleme modeli, karşılaştığı bir cümleyi analiz ederek bu cümlenin anlamını çıkarabilir veya hangi dilde olduğunu belirleyebilir. Yapay zekâ, öğrendiği kuralları yeni verilere uygulayarak sonuçlar üretir. vi. Geri Bildirim ve Sürekli Öğrenme Yapay zekâ sistemleri, geri bildirim mekanizmaları sayesinde sürekli olarak kendini geliştirir. Modelin ürettiği sonuçlar, geri bildirim olarak değerlendirilir ve bu geri bildirimler doğrultusunda model güncellenir. Örneğin, bir yapay zekâ teşhis modeli yanlış bir teşhiste bulunduğunda, bu hata geri bildirim olarak alınır ve model bu hatayı tekrarlamamak üzere kendini geliştirir. Bu sürekli öğrenme süreci, yapay zekânın zamanla daha doğru ve etkili olmasını sağlar. Yapay zekâ, verileri analiz eden, bu verilerden öğrenen ve kararlar alabilen bir sistemdir. Veriler, yapay zekânın öğrenme sürecinin başlangıç noktasıdır ve makine öğrenmesi algoritmaları sayesinde yapay zekâ, zamanla daha doğru sonuçlar üretir. Geri bildirim mekanizmaları ise yapay zekânın sürekli gelişmesini sağlar ve yapay zekâ, zaman içinde daha karmaşık görevlerde başarılı hale gelir. IX. ChatGPT'nin Öne Çıkışı ve Diğerlerinden Farklı Özellikleri ChatGPT, doğal dil işleme (NLP) ve yapay zekâ alanındaki büyük gelişmelerin bir sonucu olarak öne çıkmıştır. Onu diğerlerinden ayıran en belirgin özellikleri arasında bağlam farkındalığı (context awareness) ve bilgi tutma (retention) yetenekleri yer almaktadır. Bu iki kavram, yapay zekânın daha akıllı, çevik ve insan benzeri tepkiler vermesini sağlar. Yapay zekânın çevresini anlaması ve öğrendiklerini gelecekteki karar süreçlerinde kullanabilmesi, birçok uygulamada yenilikçi çözümler üretmesine imkan tanır. i. Bağlam Farkındalığı (Context Awareness) Bağlam farkındalığı, bir yapay zekâ sisteminin sadece aldığı komutu değil, aynı zamanda bu komutun gerçekleştiği çevresel koşulları da analiz edebilme yeteneğidir. Yani, yapay zekâ kullanıcının konumunu, zamanı ve önceki etkileşimlerini dikkate alarak daha kişiselleştirilmiş ve anlamlı cevaplar üretebilir. Örneğin, bir akıllı asistan, sabah ve akşam saatlerinde aynı komuta farklı cevaplar verebilir, çünkü bağlam farkındalığı sayesinde kullanıcının o anki ihtiyaçlarını anlayabilir. Bu yetenek, özellikle doğal dil işleme, akıllı asistanlar ve otonom sistemlerde büyük öneme sahiptir. Yapay zekânın, çevresel verileri işleyip analiz edebilmesi, kullanıcı deneyimini daha doğal ve sezgisel hale getirir. Yapılan birçok akademik çalışma, yapay zekâ sistemlerinde bağlam farkındalığının geliştirilmesinin, bu teknolojilerin etkileşim kapasitesini ciddi şekilde artırdığını göstermektedir (Lungren et al., 2018). ii. Bilgi Tutma (Retention) Bilgi tutma, yapay zekânın önceki etkileşimlerden öğrendiği bilgiyi hafızasında saklayarak ilerleyen süreçlerde kullanabilme yeteneğidir. Bu, yapay zekânın sürekli öğrenme ve gelişme kabiliyetini destekler. Örneğin, bir eğitim uygulaması, öğrencinin önceki zayıf noktalarını hatırlayarak, sonraki derslerde bu konulara odaklanabilir. Benzer şekilde, bir sağlık yapay zekâsı, hastanın önceki verilerini kullanarak gelecekteki tedavi süreçlerini daha verimli hale getirebilir. Bilgi tutma, yapay zekâ modellerinin geçmiş deneyimlerden ders alarak daha tutarlı ve sofistike sonuçlar üretmesine olanak tanır. Bu yetenek, yapay zekânın insan benzeri öğrenme mekanizmalarına yaklaşmasına önemli bir adım olarak kabul edilir (Rajpurkar et al., 2024). iii. Yapay Zekâ Üzerindeki Etkileri Bağlam farkındalığı ve bilgi tutma yetenekleri, yapay zekânın daha karmaşık sorunları çözme becerisini geliştirir. Bu yetenekler, yapay zekâ sistemlerinin daha duyarlı ve kişiselleştirilmiş çözümler sunmasına olanak tanır. Özellikle otonom araçlar, kişisel asistanlar ve sağlık sistemleri gibi alanlarda bu yetkinlikler, teknolojinin başarısını büyük ölçüde artırmaktadır. Stanford Üniversitesi'nin geliştirdiği CheXNeXt algoritması, yapay zekânın bağlam farkındalığı kullanarak akciğer grafilerinde patoloji tespitinde başarılı sonuçlar elde etmiştir (Lungren et al., 2018). iv. Akademik Zorluklar Bu iki yetkinliğin entegrasyonu bazı zorlukları da beraberinde getirir. Özellikle bilgi tutma kapasitesi, veri gizliliği ve güvenliği gibi önemli konuları gündeme getirir. Yapay zekâ sistemleri, kullanıcı verilerini uzun süre sakladığında, bu verilerin korunması büyük önem taşır. Aynı zamanda, bağlam farkındalığı, çevresel koşulların doğru algılanmasıyla doğrudan ilişkilidir ve karmaşık durumlarda yapay zekânın performansını etkileyebilir (European Radiology, 2024). Kaynak: © Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM). X. Sonuç Yapay zekâ, modern teknolojinin en hızlı gelişen alanlarından biri olarak, insan hayatının pek çok yönünü köklü bir şekilde değiştirme potansiyeline sahiptir. Günümüzde dar yapay zekâ, birçok alanda etkin bir şekilde kullanılmakta ve insanlara günlük yaşamlarında kolaylıklar sağlamaktadır. Gelecekte ise genel yapay zekânın, insan benzeri düşünme kapasitesine sahip sistemlerin geliştirilmesinde önemli bir rol oynaması beklenmektedir. Süper yapay zekâ ise hâlâ teorik bir kavram olarak karşımızda durmakta, insan zekâsının ötesine geçebilecek potansiyel bir teknoloji olarak tartışılmaktadır. Yapay zekâ, yalnızca teknolojik bir yenilik olmaktan öte, insan hayatını daha güvenli, verimli ve etkili hale getirebilecek güçlü bir çözüm sunmaktadır. Ancak, bu teknolojinin geliştirilmesi sırasında etik ve güvenlik konuları da göz önünde bulundurulmalıdır. Yapay zekâ, doğru yönlendirildiğinde insanlığa büyük faydalar sağlayabilir; ancak yanlış kullanıldığında ciddi riskler ve tehlikeler de barındırmaktadır. Yapay zekânın gelişimindeki en önemli faktörlerden biri verilerdir. Ne kadar çok veri işlenirse, sonuçlar o kadar detaylı ve isabetli olur. Bu bağlamda, Google, Twitter, Facebook, WeChat gibi platformlar topladıkları büyük veri setleri sayesinde kitlelerin davranışlarını, uyku düzenlerini, alışveriş eğilimlerini, korkularını ve ilgi alanlarını analiz edebilmekte ve bu verileri stratejik bir kaynak haline getirebilmektedirler. Yapay zekâ, bu verilerle beslenerek daha derinlemesine analizler yapabilir ve çeşitli alanlarda daha etkili çözümler sunabilir. Bu durum, büyük verinin ve yapay zekânın, modern dünyanın stratejik kaynaklarından biri haline geldiğini göstermektedir. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors. Kaynaklar: Russell, S., Norvig, P. (2020). Artificial Intelligence: A Modern Approach Google Books - Artificial Intelligence: A Modern Approach (Russell Norvig) Goodfellow, I., Bengio, Y., Courville, A. (2016). Deep Learning Deep Learning Book by Ian Goodfellow (MIT Press) Bostrom, N. (2014). Superintelligence: Paths, Dangers, Strategies Oxford University Press - Superintelligence by Nick Bostrom Silver, D., et al. (2016). "Mastering the game of Go with deep neural networks and tree search" Nature - Mastering the game of Go (Silver et al., 2016) Brown, T., et al. (2020). "Language Models are Few-Shot Learners" arXiv - Language Models are Few-Shot Learners (Brown et al., 2020) Jurafsky, D., Martin, J. H. (2020). Speech and Language Processing Pearson - Speech and Language Processing by Jurafsky Martin Murphy, K. P. (2012). Machine Learning: A Probabilistic Perspective MIT Press - Machine Learning: A Probabilistic Perspective by Kevin Murphy Bishop, C. M. (2006). Pattern Recognition and Machine Learning Springer - Pattern Recognition and Machine Learning by Christopher Bishop Topol, E. J. (2019). Deep Medicine: How Artificial Intelligence Can Make Healthcare Human Again Basic Books - Deep Medicine by Eric Topol Litjens, G., et al. (2017). "A survey on deep learning in medical image analysis" arXiv - A Survey on Deep Learning in Medical Image Analysis (Litjens et al., 2017) Sutton, R. S., Barto, A. G. (2018). Reinforcement Learning: An Introduction MIT Press - Reinforcement Learning: An Introduction by Sutton Barto

Erhan Kul

Yazar

Devamını Oku

Görüş Yazıları

Tümünü Gör
Türkiye’de Ne Zaman Mutlu Olacağız? Kartalkaya Yangınıyla Yeniden Yüzleştiğimiz Kamusal Sorumluluk Sorunsalı
3 dk
Ücretsiz

Türkiye’de Ne Zaman Mutlu Olacağız? Kartalkaya Yangınıyla Yeniden Yüzleştiğimiz Kamusal Sorumluluk Sorunsalı

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) NOTU: Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) olarak bilimsel, akdemik ve profesyonel uzman yayınlarımız yanında okuyucularımızdan gelen görüş yazılarına da yer veriyoruz. Görüş yazıları akademik kategoride değerlendirilmediği için anonim hakem kontrolüne tabi tutulmamaktadır. Görüş yazıları, özgün görüşleri, düşünceleri ve hisleri yansıtmaktadır; belirli bir teorik çerçeve ya da ampirik veriye dayanmayabilir. KAPDEM kurumsal olarak ya da editoryal olarak katılmadığı ya da tamamen tersini düşündüğü yazıları da demokratik duruşu, çokseslilik ilkesi ve kişisel özgürlük ve sorumluluklara saygı ilkesi gereğince sansürsüz olarak yayınlamayı kurumsal kimliğinin ayrılmaz bir öğesi olarak görmektedir. ‘Görüş yazısı’ kategorisindeki yazılar, hukuki bir sorun içermediği sürece müdahale edilmeden, sadece imla ve yazım kurallarına uygunluğuna bakılarak yayınlanmaktadır. Diğer yayınlarımız gibi görüş yazıları da KAPDEM’in kurumsal ve editoryal görüşlerini yansıtmayabilir.

Tolga Tokgöz

Yazar

Devamını Oku
Yangın, Facia ve Sonrası: Sorumlu Sorumsuzlar
3 dk
Ücretsiz

Yangın, Facia ve Sonrası: Sorumlu Sorumsuzlar

Bolu Kartalkaya’da, okulların ara tatil döneminde meydana gelen facia, toplum, hukuk, siyaset ve yönetim üzerine bizleri düşünmeye sevk ediyor. Sevk etmeli! Çünkü, bir daha benzer acılar yaşanmasın. Modern toplumların belirleyici vasfı yüksek düzeyde sorun çözebilme kabiliyeti ve benzer olayların tekrarlanmasına tahammül edememesi. Japonların istifa kültürü, hatta yeri geldiğinde canını bile feda edebilmeleri, şimdilik bizim memleket için çok ama çok uzak bir ideal. Ütopik bir tasavvur! Biz eldeki kırık dökük hukuki ve siyasi yapıyı onarmaya bakmamız en isabetli olanı. Modern toplumlarda idare ile toplumu birbirine bağlayan iki önemli kurum var. Bu kurumlardan ilki hukuk, diğeri ise; belirli bir hukuki çerçeve içerisinde hareket etmesi gereken, kamu idaresini etkin, verimli ve hesap-verebilirlik içerisinde demokrasi yoluyla sevk ve idare etmesi talep edilen siyaset kurumu. Siyasetin meşruiyet kaynağı, modern toplumlarda alınan oylar değil, halkın karşı karşıya kaldığı sorunları hukuki bir zeminde, sulh içerisinde çözebilme kabiliyetinden kaynaklanıyor. İdare (kamu yönetimi), üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğu konulardaki meşruiyetini hukuk içerisinde siyasetten devşiriyor. Siyaset idarenin idare ettiği şeye, milletin ortak iyiliği istikametinde vizyon ve misyon belirliyor. 79 vatandaşımızı can kaybı ile birlikte, olması gerektiği gibi, yoğun bir şekilde kamuoyunun gündeminde asli sorumlu kim tartışması yer aldı. İlk önce sorumlu tespit edilmeli ki, sonrasında hesap verilebilsin! Kamu görevi yüklenmek sadece nimetten faydalanmak değil, aynı zamanda ortaya çıkan neticenin külfetine katlanmak demek! Türkiye’deki çoğu kamu yöneticisinin farkında olmadıkları ana husus burası. Belirli bir makam ve mevki; yetki, imkân ve güç sağladığı gibi aynı zamanda ağır hukuki ve vicdani mesuliyetleri de beraberinde getiriyor. Vicdanen ve hukuken kaldıramayacağı bir makama hiç kimsenin oturmamasını temin etmek hem siyasetin hem de toplumun asli görevi. Bugün karşı karşıya kaldığımız ana soru; bu facianın hesabını kim verecek? Bu sorunun cevabını idare hukukçusu Metin Günday, yapmış olduğu sosyal medya paylaşımında şu şekilde veriyor: "Turizm kolluğu", insan ve çevre sağlığı ile can ve mal güvenliği de dahil olmak üzere, belgeli turizm yatırım ve işletmelerini, belgeye esas olan nitelikleri, tarifeleri, temizlik, düzen, işletme tarzı vs. hususlar yönünden denetlemekle görevli bir özel (hizmet) kolluğudur. Bu özel kolluğun görev ve yetkileri,2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu'na dayalı olarak 1993 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan ve halen de yürürlükte olan Turizm Yatırım, İşletme ve Kurumlarının Denetlenmesi Hakkında Yönetmelik’te ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Belediye idarelerinin bu kolluk alanında yetki ve görevleri yoktur. Turizm kolluk makamı Kültür ve Turizm Bakanlığı olup, en yüksek kolluk amiri Bakandır. O nedenle, bu kolluk faaliyetinin gereklerine uygun bir biçimde yürütülmemesinden, turizm belgeli tesislerin mevzuata uygun bir biçimde denetlenmemesinden doğacak aslî sorumluluk adı geçen bakanlığa aittir.” Sorumlunun hukuki olarak kim olduğu bu kadar açıkken, neden bu tartışmalar alevleniyor? Bolu’daki yangın faciası da her konuda olduğu gibi ülke içi iktidar kavgasının kurbanı olacak gibi görünüyor. Medya sirki alelacele ekranlara darağacını kurup bir günah keçisini çabucak kurban etme derdinde. Bu sayede, içtimaı infial yatışacak, hafıza-ı beşer yavaş yavaş unutarak veya başka gündemlerin peşine takılarak mesele hasır altı edilecek, ta ki, bir yerde bir kez daha aynı ve benzer bir vaka yaşanana kadar. Bu koşularda ne sorumlular yeteri kadar hesap verecek, ne de geleceğe dair gerekli adımlar atılacak. Bir yandan da, kendi “adamını(!)” kurtarma telaşı herkesi sarmış gözüküyor. Diğer taraftan, ülkede şiddetle devam eden iktidar mücadelesinin/kavgasının gayr-ı insani hesapları devreye giriyor.. Muhtemelen iktidar, bunu fırsata çevirip, Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’a karşı olan nefretini kusma, yargı sopasını kullanarak onu hizaya getirmenin aracına dönüştürecek. Muhalefet de bu durum karşısında boş bir hukuki/ahlaki tutarlılık ve etik arayışına girip, en son sıkıştığı yerde tencere dibin kara senin ki benden kara oyunu oynamaya devam edecek. Olan, arada kaynayan, umudunu ve yeri geldiğinde hayatını kaybeden demokrasinin aslı öznesi olan milyonlarca vatandaşa olacak. Yangın yerinin külleri içerisinde, hukuk ve demokrasi de kaybolacak. Belki de en son nihai noktada ortaklaşılarak konunun üzeri sessiz sedasız kapatılacak. Esasında; kâğıt üzerinde her şeyin yerli yerinde göründüğü bir sistemde, hukuk devletinde, beşeri ve siyasi zaaf ve çıkarlar sebebi ile hukuk işletilemiyor, sistem sağlıklı bir şekilde çalışmıyor. Geleceğe dair umutsuzluğu aşılayan da aslında bu acı tablo. Sessiz çoğunluğun tamamı hayatını kaybedenlerin, kaybettiği ile kalacağını biliyor. Maşeri vicdanın bir kez daha yara aldığını hissediyor. Ve sıranın ne zaman kendisine geleceğini çaresizlik içerisinde merak ediyor. Bu büyük çaresizliğin tek bir ilacı var; o da hukuk devletinin olması gerektiği gibi var olmasını sağlayacak zeminin inşa edilmesi. Bunu ifade etmesi kolay olmak ile birlikte, bu uzun vadeli ve meşakkatli bir yol ve bu uzun yolda, neyi kimden nasıl talep edeceğini bilmek başlangıç için iyi bir çıkış noktası olabilir. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazarına aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, politikalarını veya yaklaşımını yansıtmaz. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article belong solely to the author and do not represent the institutional position, policies, or perspective of KAPDEM. While KAPDEM encourages the expression of diverse viewpoints through its publications, all responsibility for the content rests with the author.

Mustafa Çağrı Parmaksız

Yazar

Devamını Oku
Çocukların Evrensel Haklarını Korumak Adına Bir Kamu Politikası Önerisi: Anne-Baba Okulu
3 dk
Ücretsiz

Çocukların Evrensel Haklarını Korumak Adına Bir Kamu Politikası Önerisi: Anne-Baba Okulu

KAPDEM NOTU VE YAZI ÖZETİ Yazar, bu açık görüş yazısında çocuk yetiştirme konusunda önceki ve şimdiki zamanlarda halen yapılmaya devam edilen önemli yanlışlara dikkati çekiyor. Çocuk yetiştirme konusunun hafife alınmamasını, bu konuya hayatın olağan akışı içerisinde sıradan serpilip gelişen bir durum gibi bakılmamasını vurguluyor. Çocuk yetiştirme ve çocuk eğitiminin; eğitim politikasının, yasal mevzuatların ve toplumsal yönetim mekanizmalarının ihmal edilen veya önemsiz görülen bir konusu değil, temel önceliklerinden birisi olması gerektiğine dikkati çekiyor. Sonuç olarak da çocuk yetiştirme ve eğitimi konusunun esasen bir ‘anne-baba yetiştirme’, ‘anne-baba eğitimi’ konusu olduğunu iddia ediyor. Çocukların Evrensel Haklarını Korumak Adına Bir Kamu Politikası Önerisi: Anne-Baba Okulu Yazarın ‘açık mektup’ olarak Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi'ne (KAPDEM'e) ilettiği, kamuoyu ile paylaşılması ve tartışılması dileğiyle gönderdiği bu görüş yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz. Kısaca bilgi vermek gerekirse, yazar; Dr. Ayşe Şimsek, Hacettepe Üniversitesi mezunu bir doktor ve bir anne. Kendisi Antalya, İstanbul gibi yerlerde çok uzun süre doktor olarak görev yapmış ve halen doğduğu memleketi de olan Antalya’da yaşıyor. Mektubunda bir anne ve eğitimci bir doktor olarak kendi özeleştirisini de yaptığını, kişisel bilgiler de verdiğini gördük. Ancak, editoryal olarak bunları yayınlanan bölümden çıkarmayı önerdik ve yazarın kabulü ile bu şekilde genel bir çerçeve içeresinde amacını daha net ve öz anlatması, giriş tadında herkesin tartışabileceği bir sadelikte olan versiyonunu yayınlamayı uygun bulduk. Yine de paylaşmak isteriz ki; yazarın odaklandığı konularda yapmak istediği katkılarda ne kadar samimi olduğunu ve ne kadar uzun süredir hem bilimsel anlamda hem de toplumsal bağlamda bunları çalışıp dert edindiğini görmek bizi çok etkiledi. Yazar mektubuna kendinden de örnekler vererek C. G. Jung’un “Sadece yaralı bir doktor şifa verebilir ve bu da ancak kendini iyileştirebildiği ölçüde olur” sözü ile başlamıştı. Mektubun devamında yazarın tüm kişisel notlarını bu yazı içeriğinde yansıtamasak da okudukça toplumsal yaraları kendi yarası gibi gören, onları sarmak, iyileştirmek için derin bir tutku içinde olan ve bir şeyleri değiştirmek için her türlü azim ve kararlılığa sahip bir insan, bir yazar gördüğümüzü buraya eklemeyi bir borç biliyoruz. Dr. Ayşe Şimşek, bu mektubunda bugün yaşadığımız pek çok toplumsal sorununun, bireysel/ruhsal kırgınlıkların, kişisel anomi problemlerinin, şiddet olaylarının ve her gün şahit olduğumuz türlü korkunçlukların sebeplerinden birisinin de çocukken maruz kalınan yetiştirme tarzları ve eğitim anlayışları olduğunun altını kalın çizgilerle çiziyor. Daha sağlıklı, iyi, ahlaklı, mutlu ve bunun yanında daha iyi bir dünya ve toplumsal düzenin olması için içtenlikle ve güvenle çalışacak bir gelecek neslin yetişmesinin yolunun da çocuk yetiştirme ve çocuk eğitimi konusunda ciddi bir zihniyet değişimi ve siyasi/idari uygulamalar ile mümkün olacağını vurguluyor. Hatta, ‘çocuk yetiştirme sorununun’ özünde öncelikle bir ‘anne-baba olabilme sorunu,’ ‘doğru birer ebeveyn olabilme sorunu’ olduğunu iddia ediyor. Bu çerçevede, daha doğru bir çocuk yetiştirme ve çocuk eğitim için yasal düzenlemeler ile zorunlu bir ‘anne-baba okulu’ kurulmasını ve çocuk sorumluluğu almak isteyen kişiler için böyle bir okul ya da benzeri kurumdan bir nevi ‘anne-baba olma’ ehliyeti/lisansı almanın şart olması gerektiğini bir kamu politikası önerisi olarak sunuyor. Son dönemde yeniden artarak tanık olduğumuz Narin Güran cinayeti ve diğer çocuk cinayetleri, her gün haberlere bir başkasının düştüğü çocuk istismarı ve çocuklara karşı şiddet haberleri bizleri sarsmaya devam ediyor. Dahası, bu korkunç suç vakalarında nasıl her şeyin ‘aile’ içinde kapatılmaya çalışıldığını gördükçe daha da derinden sarsılıyoruz. Hatta canlarının ve vicdanlarının herkesten fazla yanmasını beklediğimiz annelerin ve babaların bile zaman zaman kendi çocuklarının kurbanı olduğu cinayet ve istismarları karartma girişimlerine nasıl ortak olabildiklerini gördükçe toplumsal karanlığımızın, kirimizin ve yaralarımızın ne denli büyük olabileceğini görmek bizi daha da derinden sarsmaya ve yaralamaya devam ediyor. Çocuklara karşı işlenen suçlarda sürekli yeni şok bilgilerle afallarken, akıl ve vicdan tutulması içinde savrulurken ve neyi, nasıl anlamalı ve yapmalıyız üzerine kaygılarımız derinleşirken; her sese, her fikre kulak vermek, bu karanlığı biraz olsun yırtabilmek ve azaltabilmek adına siyasi, hukuki, sosyal, kültürel her çare için yorulmaz bir arayış içinde olmalıyız sorumluluğu ile çırpınıyoruz. Böyle kaygılar, hisler içerisindeyken okuyucumuz Dr. Ayşe Şimşek’in mektubunu okumak bizi farklı bir şekilde de etkiledi. Bu mektuptaki bazı tespitler çocuklara karşı bildiğimiz, duyduğumuz, haberlere yansıyan suç vakalarından daha da fazla bilmediğimiz, yüzleşemediğimiz, farkında bile olamadığımız daha nice suçlarımız, yanlışlarımız olabileceğini gün yüzüne çıkarmaya çalışıyor. Bize farklı bir bakış açısı daha öneren bu mektubu bu nedenlerle de okurlarımızın ve yetkililerin dikkatine sunmak istedik. KAPDEM olarak, yazarın çözüm önerisini çeşitli perspektiflerden tartışmak ve farklı eleştirilerden de yararlanarak daha olgun bir zeminde olgusal bir kamu politikası önerisi olarak geliştirilmesi gereken bir sonuç olarak görsek de yazarın çıkış noktası ve tespitlerini önemli buluyor, bu mektubu ve görüşleri okuyucularımız ile paylaşarak kamuoyunun ve yetkililerin ilgisine sunuyoruz. Okur Mektubu 9: Çocukların Evrensel Haklarını Korumak Adına Bir Kamu Politikası Önerisi: Anne-Baba Okulu Çocuklar bir kılavuzla dünyaya gelmiyorlar. Bizim nasıl bir ebeveyn olacağımızı, büyük ölçüde çocukken ebeveynlerimizin bize karşı davranışları belirliyor. Çocuğun iyiliği için yapılan, ancak onun benlik duygusunu zedeleyen yanlış ebeveyn yaklaşımlarına karşı çocukları koruma konusunda farkındalık yaratmak, toplumumuzun geleceği açısından son derece önemli ve köklü bir meseledir. Toplumda bilimsel düşünceyi ve uygulamayı hâkim kılmak, gelecek neslimizin anne babaları olacak çocukları doğru yetiştirmek en temel ve öncelikle konularımızdan birisi olmalıdır. Ebeveynler kuşkusuz çocuklarının iyiliği için pek çok şeyi yapmaktadır. Ancak, onların iyi niyetleri çocuk yetiştirme konusundaki yanlış bilgi ve alışkanlıkları nedeniyle esasen iyiden çok, kötü sonuçlara sebebiyet vermektedir. Bu nedenle, ebeveynleri devam eden bazı yanlış alışkanlar ve uygulamalarından kurtarmak, bunun için neler yapılabilir araştırmak, bunu tüm toplumun acil ve önemli bir ortak kaygısı haline getirmek ve karar alma mercilerinin de bu konulara dahil olmasını sağlamak geleceğimiz için hayati bir önemdedir. Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’nun da ifade ettiği gibi “ Toplumumuz 200 yıldır dedesinin dedesinin yöntemleriyle çocuk yetiştirmektedir. Geleneksel kültürümüzün baskın özelliklerinden birisi, otoriter ve hiyerarşik olmasıdır. Türk sosyal yaşamı, psikoloji biliminin tanımladığı anlamda “olgun birey insan” yetişmesine pek olanak vermemektedir.” Toplumumuzdaki çoğu yanlışın kökeninde, çocuğun doğarken getirdiği bütünlüğün bozulması ve “Ben, ben olduğum için değerliyim” inancının kaybolması yatmaktadır. Bu eksiklik, “olmak” yerine “sahip olmaya” yöneltirken, benliğimizi de özümüzden uzaklaştırmaktadır. Bu yanlış yol, nesiller boyu aktarılmakta; çocuklar acı çekmekte ve kendi doğalarının sunduğu tüm imkanların en yükseğine çıkmaları mümkün olmamaktadır. Yetişkin olduklarında ise keşfedilmemiş, gönlünün muradını ve güçlü yanlarını bulmamış, yaptığı işte anlam görmeyen, “mış gibi yapan” bir toplumu oluşturmaktadırlar. Eric Fromm’un, “ Batı kültürlerinin son 200 yıllık tarihinde sık sık rastlanan, çocuklara karşı fiziksel ve ruhsal olarak kötü davranmanın giderek sadizme dek varması öylesine korkunçtur ki, insanın sevgi dolu anne ve babaların yalnızca bir istisna olduğuna inanası geliyor ” saptaması, problemin sadece toplumumuza has olmadığını göstermektedir Sokrates’e göre bilen insan asla yanlışlık veya kötülük yapmaz; kötü davranışın temelinde bilgisizlik yatar. Sorun, bizim ‘iyi’mizin yanlış olmasındadır. Çocuk sorumluluğu alacak her bireyin, konunun uzmanlarından oluşan bir kurulun geliştirdiği ortak bir müfredat ışığında, bir aylık, zorunlu hale getirilmiş anne/baba okulu uygulamasına katılması, bireylerde bilinçlenme ve aydınlanma sağlayacaktır. Ancak bu yolla, çocuğun gelişmesi ve esenliği için doğal ortamı oluşturan ailenin, toplum içinde kendisinden beklenen sorumlulukları sevgi ve anlayış havası içinde tam olarak yerine getirebilmesi mümkün olacaktır. Bu eğitimin en doğru nasıl verileceği, eğitimi verecek ilgili personellerinin eğitimi, uzmanlarca hazırlanacak ortak müfredatın içeriği gibi detaylar teknik konulardır. Bu önerinin hukuki dayanağını Anayasa Hukuku Profesörü, Prof. Dr. Zafer Gören’in tezinde buluruz. “ Devletin ana babaları terbiye ve tedip kurslarına katılmayı zorunlu tutabilmesi için bir hukuk normuna dayanabilmesi gerekir. Çocuk Hakları Sözleşmesi madde 19, bu tür kurslara katılmayı ana/babalara zorunlu kılan ya da devleti kurs zorunluluğu getirmeye mecbur kılan bir yetki normu içermektedir.” Nasıl ki trafiğe çıkmadan bir kursa katılım ve bilgilenme zorunluysa, anne/baba olmak, her şeyden önce gerçek benliğimizin ve ebeveynlerimizin yüklediklerinin farkına varabilmek için evrensel ebeveynlik bilgisine sahip olmak gerekir. Aksi halde çocukken yok sayılan, ezilen, örselenen kişi, eline fırsatı ve gücü geçirince kendine yapılanları farkında olmadan tekrarlayarak kendi güçsüzlüğünden, çaresizliğinden kaçmaya ve geçmişinde kendisine yapılanları duyurmaya çalışır. Ne yaptığını bilmeyen o insan, failden ziyade bir kurbandır. Aslında yardıma ihtiyacı olan o kişinin ruhunun öldürüldüğünü görmeli ve bu konuyu kriminolojinin ilgi alanına sokmalıyız. ‘Zorunluluk’ kelimesinin insanlarda tereddüt yaratmakta olduğunu üzülerek görüyorum. O halde ebeveynini tartışılmaz, karşı çıkılmaz, sorgulanmaz bir otorite olarak gören güçsüz çocuğu, ebeveyninin yaralarından ve bunların yol açtığı istismardan kim koruyacak? Bu çocukların himaye edeni devlettir. Nasıl ki çocuğunuza fiziksel şiddet, işkence yapamazsanız- ki bundan ne kadar eminiz, çünkü her şey kapalı kapılar ardında kalıyor ve büyük bir suskunluk duvarı var. Bizler çoğu zaman çocuklara karşı işlenen suçlarda; sadece hikâyenin son perdesini gazetelerde görüyoruz ve öncesine dair ciddi bir dezenformasyon ve manipülasyon olduğunu tahmin etsek de tüm hikâyeyi karanlıktan bir türlü çıkaramıyoruz. Günümüzde daha çok psikolojik şiddete evrilmiş her türlü kötü muameleye karşı da devletin koruyuculuğunun olması gerekir. Zira, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Çocuk Hakları Evrensel Bildirgesine imza atarak bu sorumluluğu taahhüt etmiştir. Amacım asla bir yarayı deşmek veya birilerine meşruiyet kazandırmak, mazeret bulmak değil, sadece doğruyu bulmak adına soruyorum; en büyük savaş suçlularından, caniliklerini herkesin kabul ettiği Hitler veya savaş kararını verenler çocukluğunda doğru yetiştirilselerdi, o zulümlere vicdanları izin verir miydi? Kader denilen bir şey varsa, bu doğuştan getirdiğimiz mizacımız ve içine doğduğumuz aile ortamıdır. Mizacımızı değiştiremeyiz; ancak aile ortamını evrensel, bilimsel bilgi ile güncelleyerek iyileştirebiliriz. Dolayısıyla acı gerçeğin farkına vararak, gelecek nesillerin anne/ babaları olacak bugünün masum ve güçsüz çocuklarını koruyacak bir mekanizmayı oluşturmak, hepimizin ortak sorumluluğudur. Bu kısır döngüyü kırmak için devletin yasal çerçevesini oluşturacağı, hatta kuruluşunu üstleneceği ve herkes için zorunlu kılacağı evrensel ebeveynlik okulu/kursu önemli bir adım olacaktır. Bu uygulama, sorunun doğru tespiti, bu konuda bilinçlenmenin ve hassasiyetin artırılması ve daha iyi çözümler geliştirilebilmesi için de somut bir çerçeve sunacaktır. Bu, bir koruyucu hekimlik hizmeti olup problemlerle baş etmenin en kolay, en kısa ve en ekonomik yoludur. Hunharca katledilen Hrant Dink’in eşi Rakel Dink’in dediği gibi, “masum bir bebekten katil yaratan karanlığı” zorunlu anne/baba okulu uygulamasının aydınlatacağına inanıyorum. İşte o zaman, savaşlardan çevre felaketlerine kadar birçok sorun kökten çözülmüş ve insancıl, çocukları gerçekten koruyan bir toplumun temelleri atılmış olacak. Bu yazıda ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; KAPDEM’in kurumsal duruşunu, editoryal görüşünü ve/veya politik tutumunu yansıtmayabilir. KAPDEM, yayınladığı içerikler aracılığıyla farklı perspektiflerin ifade edilmesini teşvik eder, ancak bu içeriklerde kullanılan bilgi ve üretilerin fikirlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir. The views expressed in this article are solely those of the author and may not reflect the institutional stance, editorial perspective, and/or policy orientation of KAPDEM. While KAPDEM encourages the articulation of diverse perspectives through its published content, it bears no responsibility for the information and intellectual output presented therein; all responsibility lies with the respective authors.

Ayşe Şimşek

Yazar

Devamını Oku
premium
Kurumsal
paid
Araştırmacı
free
Temel
Üyelik Seçenekleri

Sana Uygun Üyeliği Seç

Kapdem'de üç farklı üyelik tipi ile topluluğumuza katıl ve deneyimini kişiselleştir.

Temel:Temel içeriklere erişim sağlar
Araştırmacı:Ek avantajlar ve özel içeriklere erişim
Kurumsal:Tüm ayrıcalıklar ve tam katılım hakkı
Detaylı İncele

Videolar

Videolar yükleniyor...