İran’da Kriz Yönetimi Değil, Yönetim Krizi

Yazar: Ozan Önel

ÖZET

Bu yazı, İran’da 2025–2026 döneminde derinleşen protesto dalgasını, yüzeyde ekonomik krizle ilişkilendirilen gelişmelerin ötesinde, yapısal bir yönetim ve siyasal meşruiyet krizi bağlamında ele almaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, İran’da yükselen enflasyon, temel ihtiyaç maddelerine erişimde yaşanan güçlükler ve artan işsizlik oranlarının, toplumsal hoşnutsuzluğu nasıl tetiklediği değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, protestoların kısa sürede farklı toplumsal kesimleri kapsayacak biçimde yayılması, mevcut krizin yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamayacağını, devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisinde yaşanan derin aşınmaya işaret ettiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede yazı, ‘krizin nasıl yönetileceğinden ziyade, ‘krizin neden artık yönetilemez hâle geldiği’ sorusunu merkeze almaktadır.

İkinci bölümde, protestolar sırasında kullanılan sloganlar üzerinden İran’daki toplumsal öfkenin siyasal dile nasıl dönüştüğü analiz edilmektedir. ‘Ne Gazze ne Lübnan, canım feda İran’ sloganı başta olmak üzere, rejimin bölgesel önceliklerine yönelik eleştiriler ile doğrudan liderlik yapısını hedef alan söylemler, ekonomik taleplerin siyasal meşruiyet ve dönüşüm arayışlarıyla iç içe geçtiğini göstermektedir. Yazı, mevcut protesto hareketinin henüz rejimi doğrudan yıkacak örgütlü bir kapasiteye sahip olmadığını, ancak reform beklentilerinin giderek zayıfladığı bir toplumsal zeminin oluştuğunu vurgulamaktadır. Bu bağlamda, güvenlik güçlerinin müdahaleleri, yaygın gözaltılar, ölümler ve raporlanan insan hakları ihlalleri, rejimin krize verdiği yanıtın güvenlikçi bir çerçevede şekillendiğini ortaya koymaktadır.

Çalışma ayrıca, 8 Ocak 2026 itibarıyla uygulanan kapsamlı internet kesintisini, protestolara yönelik baskı stratejisinin en somut unsurlarından biri olarak ele almaktadır. Dijital karartmanın yalnızca bilgi akışını sınırlamakla kalmadığı, aynı zamanda bireylerin yakınlarına ulaşamaması üzerinden toplumsal güvensizlik ve psikolojik baskıyı derinleştirdiği ifade edilmektedir. Bu durum, Türkiye, Mısır ve Rusya örnekleriyle karşılaştırmalı biçimde ele alınarak, internet ve iletişim kısıtlamalarının farklı siyasal sistemlerde kriz yönetiminin yapısal bir aracı hâline geldiği ortaya konulmaktadır.

Son bölümde ise, Batılı aktörlerin ‘İran halkının yanındayız’ söylemi ile uzun yıllardır uygulanan yaptırım politikaları arasındaki çelişki tartışılmaktadır. Yazı, bu ikili yaklaşımın İran’daki krizi çözmekten ziyade yönetilebilir bir istikrarsızlık hâline dönüştürdüğünü savunmaktadır. Araştırmacı-yazar ve KAPDEM Proje Koordinatörü Ozan Önel, İran halkının kendi kaderini tayin etme hakkının altını çizerek, kalıcı ve meşru bir siyasal dönüşümün ancak dış müdahalelerden bağımsız, toplumun kendi talepleri doğrultusunda şekillenen bir süreçle mümkün olabileceğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda İran’daki protestolar, geçici bir kriz anından ziyade, uzun erimli ve çok katmanlı bir siyasal dönüşüm ihtiyacının güçlü bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

İran’da Kriz Yönetimi Değil, Yönetim Krizi

1.Giriş

İran’da yaşanan protestoları değerlendirdiğimiz de yüzeyde benzer ekonomik ve siyasal tetikleyicilerle bağlantılı olsa da aralarında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bugünkü süreç, hepsinde ortak olan derin bir meşruiyet krizinin ve toplumsal güven yıkımının bir göstergesidir. İran’da bugün tanık olunan gösteriler, tarihsel bakışla tamamen yeni bir olgu değildir. Yeni bir olgu olduğu kesinlikle düşünülmemelidir. Devrim sonrası dönemde bile sokak hareketleri periyodik olarak görülmüştür. 1970’lerin sonunda devrimci atmosfer ekonomik adaletsizlik, hayat pahalılığı ve devletin toplumdan kopuşu ekseninde birikmişti. O dönemdeki toplumsal öfke, ideolojik bir kopuştan çok ekonomik ve siyasal dışlanma ile ilişkilidir ve bu bağlamda bugünkü taleplerle belirli bir tarihsel süreklilik taşımaktadır.

Bugün İran’da ortaya çıkan tablo klasik bir ekonomik kriz anlatısının çok ötesine geçmiştir. Döviz kurundaki sert dalgalanmalar, hızla artan enflasyon, temel ihtiyaç maddelerinde fiyat patlamaları ve genişleyen işsizlik birikmiş ekonomik sorunların somut göstergeleridir. Bu tür göstergeler, elbette pek çok ülkede protestoları tetikleyebilir. Bu tarz ekonomik temelli protestoları da sık sık görmekteyiz. Ancak İran’daki olayların niteliği, toplumsal yayılımı ve protesto biçimlerinin çeşitliliği, meselenin yalnızca ekonomik verilerle açıklanamayacağını göstermektedir. Protestoların kısa sürede işçilerden, öğrencilerden ve küçük esnaftan geniş bir toplumsal kesimi kapsayan ortak bir öfke zeminine dönüştüğünü görüyoruz. Bu sebeple bugünkü tartışmada ele alınması gereken esas soru, ‘Bu kriz nasıl yönetilecek?’ değil, ‘Bu kriz neden artık yönetilemez hâle geldi?’ sorusudur. Zira İran’daki tablo, kısa süreli bir darboğazdan ziyade rejimin kendi öncelik hiyerarşisiyle ürettiği yapısal tıkanmanın göstergesidir.

Öte yandan dış odakların bu sürece müdahalesi tartışması, İran siyasetinde her dönem görülen bir retorik olmuştur. ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu gibi aktörlerin çeşitli açıklamaları, bu hareketleri desteklediklerini [1] ifade etse de bu söylemler genellikle iç politik hedeflere ve uluslararası pozisyonlara yönelik stratejik retorikler olarak okunmalıdır. İran’daki olayların dinamikleri ne geçmişteki Venezuela benzeri bir dış müdahale süreci ne de tek boyutlu bir dışsal operasyonla açıklanabilecek kadar basittir, aksine bu durum uzun süredir biriken siyasi gerilimlerin dışa vurumudur.

Sonuç olarak, İran protestoları tarihsel olarak tekrar eden toplumsal dinamizmin bir parçası olmakla birlikte, bugün ekonomik kriz ile siyasal meşruiyet krizinin iç içe geçtiği özgün bir aşamayı temsil ediyor. Bu protestoları yorumlarken neden yapısal dönüşüm talebine dönüştüğünü anlamak, çözüm arayışlarında daha belirleyici olacaktır.

2.İran Protestolarında Siyasal Dil ve Toplumsal Öfke

Protestolar sırasında meydanlarda yükselen sloganlar, mevcut yönetim biçimine yönelik derin bir hoşnutsuzluğun göstergesi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Göstericiler tarafından sıkça atılan نه غزه نه لبنان، جانم فدای ایران (Ne Gazze ne Lübnan, Canım feda İran) gibi ifadeler[2], İran halkının iç politik ihtiyaçların öncelikli hâle getirilmesini istediğini, bölgesel angajmanlara yönelen harcamalar[3] yerine iç sorunlara odaklanılmasını istediğini göstermektedir. Ayrıca doğrudan rejimin üst düzey liderlik yapısını hedef alan ‘Diktatöre ölüm’, “Hamaney’e ölüm’ ve ‘Şah çok yaşa’ gibi sloganlar, protestoların giderek politik dönüşüm taleplerini içerir hâle geldiğine işaret etmektedir. Bu sloganlar, sadece ekonomik sıkıntılara değil, aynı zamanda daha geniş bir siyasal meşruiyet ve dönüşüm talebine işaret etmektedir.

Mevcut protesto hareketinin an itibarıyla rejimi doğrudan yıkma potansiyeli bulunmadığı görülmektedir. Protestoların herhangi bir lideri yoktur ve örgütlü muhalefet hattı olmadan sürmesi mümkün değildir. Mevcut durumda pek çok görüş sistemin tamamen ortadan kaldırılması yerine sistemin reforme edilmesinin mümkün olduğuna dair bir beklenti taşımaktadır. Ayrıca sürgündeki Pehlevi yanlısı tezahüratlar gibi bazı sloganlar, belirli kesimlerin tarihsel figürlere atıfta bulunmasına rağmen bu kesimlerin İran içinde geniş toplumsal karşılığı olmadığı bilinmektedir.

Güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında insan hakları ihlallerinin boyutu, çeşitli uluslararası organizasyonlar ve haber ajansları tarafından raporlanmıştır. Resmî olmayan verilere göre, protestolar sırasında gözaltına alınanların sayısı on binleri aşmış ve hayatını kaybedenlerin sayısı binlerle ifade edilmiştir. Örneğin İran’daki Human Rights Activists News Agency (HRANA) tarafından bildirildiğine göre 2 bin 500’ün üzerinde protestocu yaşamını yitirmiş ve binlercesi tutuklanmıştır. Bu çok sayıda ölüm ve gözaltı, protestolarda güvenlik güçlerinin orantısız güç kullandığı iddialarını güçlendirmektedir. Ayrıca bu süreçte çeşitli sivil toplum örgütleri, güvenlik güçlerinin protestoculara karşı canlı mermi, göz yaşartıcı gaz ve diğer ağır silahları kullandığını belirtmiştir. Bu durum hem ulusal hem de uluslararası düzeyde ciddi insan hakları ihlali iddialarına konu olmuştur.[4]

İran rejimi protestolara yanıt olarak kapsamlı bir baskı ve sansür stratejisi izlemektedir.[5] Bu çerçevede güvenlik güçleri, kitlesel gözaltılar, ağır silah kullanımı ve sokaklarda yoğun güvenlik varlığı ile protestoları kontrol altına almaya çalışmıştır. İran hükümeti ayrıca protestocuları ‘yabancı ajanlar ve sabotajcılar’ olarak nitelendirerek iç meşruiyeti koruma stratejisi benimsemiştir. İran’da protestoların başlamasından itibaren uygulanan kapsamlı internet kesintisi, rejimin protesto dalgasına yanıt stratejisinin en dramatik somut örneklerinden biridir. 8 Ocak 2026’da başlayan bu dijital karartma, ülke çapında internet servis sağlayıcılarının büyük bölümünü kapsayacak şekilde uzun süre devam etmiş ve protesto görüntülerinin ülke dışına çıkmasını ve halkın hızlı iletişim kurmasını önemli ölçüde engellemiştir. Bu tür bir internet kesintisi, yalnızca bilgi akışını kontrol etme amacı gütmekle kalmayıp, aynı zamanda protestocuların örgütlenme kapasitesini zayıflatmaya yönelik stratejik bir araç olarak değerlendirilmiştir. Uluslararası izleme kuruluşları bu dijital karartmayı, siyasi muhalefeti kontrol altına alma ve resmi hikâyeyi tek taraflı biçimde sürdürme çabası olarak tanımlamıştır.[6]

Bu noktada kişisel deneyimimi paylaşmak isterim. 8 Ocak’tan bu yana İran’da yaşayan arkadaşlarıma ulaşamamaktayım. Gönderdiğim mesajlar yalnızca tek tik (okunamamış) olarak görünmekte, arama yapmak ise mümkün olmamaktadır. Bu iletişim engeli, sadece teknik bir problem olmaktan çıkmış, bireylerin sevdikleriyle ilgili herhangi bir bilgiye erişememe korkusunu tetikleyen bir sosyal gerilim kaynağı hâline gelmiştir. Bu tür deneyimler, protestoların dijital baskı stratejileri üzerinden nasıl toplumsal hafızayı ve bireysel psikolojiyi etkilediğine dair çarpıcı örnekler sunmaktadır. Unutulmamalıdır ki, internet ve haberleşme sistemlerinin kısmen veya tamamen kapatılması, modern toplumlarda bireylerin güvenlik algısını derinden etkileyen bir unsurdur. Sadece protestoları izleme yeteneğini değil, aynı zamanda aile ilişkilerini sürdürme, acil durumlarda haberleşme ve bilgiye erişim gibi temel insan haklarını da zayıflatmaktadır.

Bu konuda Türkiye, Mısır ve Rusya üzerinden örnekler vermek isterim. Ocak 2011’de Hüsnü Mübarek yönetimi, ülke genelinde internet ve mobil iletişimi tamamen kapatmıştı.[7] Yaşanan bu durum, devlet eliyle uygulanan ilk tam ölçekli internet karartmalarından biri olarak kabul edilmiştir. Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte bağımsız medya siteleri kapatıldı. Facebook, Instagram, Twitter (X) engellendi. İran’da yaşanan bu olay bizlerin de yabancı olmadığı bir konudur. Türkiye’de son on yılda yaşanan çeşitli örnekler, dijital iletişim alanına getirilen kısıtlamaların toplumsal etkilerini açık biçimde ortaya koymaktadır. Türkiye’de Gezi Parkı protestoları sırasında sosyal medyanın oynadığı rol ve buna karşı geliştirilen kontrol mekanizmaları, dijital alanın siyasal mücadeledeki belirleyici konumunu açıkça göstermiştir. 2020 yılında yürürlüğe giren sosyal medya düzenlemeleriyle birlikte, platformlara içerik kaldırma, erişim engeli ve temsilci bulundurma yükümlülükleri getirilmiştir. Buna ek olarak, 2023 Kahramanmaraş merkezli deprem sonrasında sosyal medya ve mobil iletişim altyapısında yaşanan erişim sorunları, internetin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda insani krizler açısından da hayati bir rol oynadığını göstermiştir. Afet sonrasında yakınlarına ulaşamayan bireyler, iletişim kısıtlarının yarattığı belirsizlik ve çaresizlik duygusunu yoğun biçimde deneyimlemiştir. İnternet kesintileri ve dijital kısıtlamalar, yalnızca otoriter rejimlere özgü geçici önlemler değildir. Farklı siyasal sistemlerde kriz anlarında başvurulan, bireylerin güvenlik algısını ve toplumsal bağlarını zayıflatan yapısal müdahalelerdir.

Bu geniş kapsamlı gerilim, rejimin iç politikalarında kritik reform gerekliliğini ortaya koyarken, İran siyasetinde reformcu ve muhafazakâr söylemler arasındaki geleneksel ayrımların artık aynı açıklık ve siyasî cazibesini yitirdiğini göstermektedir. Bu da daha kapsamlı bir siyasi dönüşüm ihtiyacının altını çizmektedir. Bu bağlamda, İran’ın uzun vadede istikrarlı bir yapıya kavuşabilmesi için siyasal aktörlerin ülkenin genel sorunlarına yönelik etkili açılımlar yapmak zorunda olduğu açıktır.

3.Sonuç: Batılı Söylem, Yaptırımlar ve İran Halkının Kendi Kaderi

Bugün İran’da asıl soru, protestoların bastırılıp bastırılamayacağı değil, rejimin toplumsal rızayı hangi zeminde yeniden tesis edebileceğidir. Mevcut öncelikler ve yönetim anlayışı değişmediği sürece, ekonomik krizler geçici olarak yatışsa bile siyasal huzursuzluğun devamı kaçınılmaz görünmektedir. İran’daki protestolar bizlere gösteriyor ki rejimin geleceği net bir şekilde tartışmaya açılmıştır.

İran’daki protestolar karşısında Batılı aktörler tarafından sıkça dile getirilen ‘İran halkının yanındayız’ söylemi, ilk bakışta normatif ve ahlaki bir dayanışma mesajı olarak sunulmaktadır. Ancak bu söylem, uzun yıllardır yürürlükte olan ve doğrudan İran toplumunun günlük yaşamını etkileyen yaptırım politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde ciddi bir çelişki barındırmaktadır. Ekonomik baskıyı derinleştiren ve temel ihtiyaçlara erişimi zorlaştıran yaptırımlar ile eş zamanlı olarak dile getirilen destek mesajları, İran’daki krizin uluslararası boyutunu daha da sorunlu hâle getirmektedir.

Bu ikili dil, İran halkının yaşadığı sıkışmışlığın yalnızca iç siyasal dinamiklerle sınırlı olmadığını aynı zamanda küresel güç dengeleri, jeopolitik hesaplar ve çıkar çatışmaları tarafından da şekillendirildiğini ortaya koymaktadır. Batılı ülkelerin yaklaşımı, çoğu zaman krizi çözmeye yönelik yapıcı bir perspektiften ziyade, yönetilebilir bir istikrarsızlık hâli üzerinden İran’ı dengelemeyi amaçlayan bir politika çerçevesine işaret etmektedir. Bu durum, İran toplumunun maruz kaldığı ekonomik ve sosyal maliyetleri daha da ağırlaştırmaktadır.

Bu noktada göz ardı edilmemesi gereken temel ilke, İran halkının kendi kaderini tayin etme hakkıdır. Siyasal dönüşüm, dış müdahalelerle, yaptırımlarla ya da emperyal güçlerin yönlendirmeleriyle değil, ancak toplumun kendi iç dinamikleri ve talepleri doğrultusunda gerçekleştiğinde meşru ve kalıcı olabilir. Dışarıdan dayatılan değişim modelleri, geçmiş örneklerde de görüldüğü üzere, istikrar üretmekten ziyade toplumsal parçalanma ve uzun süreli krizlere yol açmaktadır.

İran, binlerce yıllık tarihsel birikime sahip kadim bir medeniyettir ve bu toplumsal hafıza, dış müdahaleler karşısında güçlü bir direnç üretmektedir. Bu nedenle emperyal güçlerin doğrudan ya da dolaylı müdahaleleriyle şekillendirilmeye çalışılan siyasal projeler, İran toplumunda karşılık bulmamaktadır. Aksine meşruiyet sorununu daha da derinleştirmektedir. Gerçek ve sürdürülebilir bir dönüşüm, ancak İran halkının kendi siyasal iradesine ve toplumsal taleplerine saygı gösterildiği bir zeminde mümkün olabilir.

Bültenimize Abone Olun

Sonuç olarak, Batılı aktörlerin söylemleri ile uygulamaları arasındaki tutarsızlık, İran’daki krizin çözümüne katkı sunmaktan çok, mevcut çıkmazı derinleştirmektedir. İran halkının yaşadığı sorunların aşılabilmesi için dış müdahalelerden arındırılmış, halkın öznesi olduğu ve kendi geleceğini belirleyebildiği bir siyasal sürecin önünün açılması hayati önem taşımaktadır.


KAYNAKÇA

[1] https://www.cfr.org/expert-brief/what-irans-protests-mean-countries-middle-east

[2] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/irandaki-halk-gosterilerinin-boyutu-ve-nedenleri/1019284

[3] https://iranwire.com/en/economy/146315-iran-paid-hezbollah-1-billion-in-10-months-despite-economic-crisis

[4] https://tr.euronews.com/2026/01/14/aktivistlere-gore-iranda-protestolara-mudahalede-en-az-2571-kisi-oldu

[5] https://www.theguardian.com/global-development/2026/jan/10/film-makers-iran-protest-internet-blackout-repression

[6] Access Now. (2026). Iran’s Internet shutdowns and digital repression during the protest movement.

[7] https://www.hrw.org/news/2011/01/28/egypt-nationwide-internet-blackout-endangers-rights

İlgili İçerikler

KAPDEM Dijital

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), Türkiye’de siyaset bilimi ve kamu yönetimi, kamu politikaları ile ekonomik, sosyal, kültürel ve toplumsal konulardaki temel kamusal, yönetimsel/idari/siyasi kararlara odaklı çalışmalar yapmak, projeler geliştirmek ve yenilikçi ve çözüm odaklı yaklaşımlara katkıda bulunmak üzere kurulmuştur. KAPDEM; tamamen bağımsız, tarafsız ve gönüllülük esasına dayalı olarak kurulmuş bir düşünce kuruluşudur. Herhangi bir siyasi parti, çıkar grubu, baskı grubu veya ulusal/uluslararası/ulus ötesi yapı ile organik bir bağı ya da ilişkisi yoktur. Bağımsız ve tarafsız kalmayı temel kuruluş ilkesi olarak benimsenmiştir.

Aboneliğiniz kaydedilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
Aboneliğiniz başarıyla gerçekleşti.

BÜLTENİMİZE ABONE OLUN

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve 

duyurularımızdan haberdar olmak için 

abone olun

© KAPDEM 2025 | Tüm hakları saklıdır. İçerikler izinsiz olarak ve kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve başka mecralarda kullanılamaz.