Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme

Yazar: Ömer F. Sezer

ÖZET

Bu anı yazısı, Türkiye’de iktidar olma iddiası taşıyan siyasi partilerin dış politika üretme kapasitesini, yazarın bizzat tanıklık ettiği iki farklı dönem üzerinden karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. 2002 genel seçimleri öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) heyetinin ve 2023 seçimleri öncesinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) heyetinin Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirdiği temaslardan hareketle, siyasi aktörlerin uluslararası muhataplarla nasıl bir dil kurduğu, hangi konuları önceliklendirdiği ve ne ölçüde hazırlıklı olduğu incelenmektedir. Yazı, AK Parti’nin iktidar öncesi dönemde ABD temaslarına somut senaryolar, teknik analizler ve öngörülebilir bir dış politika çerçevesiyle yaklaştığını; CHP’nin ise 2023 sürecinde daha çok iç siyasi sorunlar, demokrasi ve normatif söylemler etrafında şekillenen bir anlatı sunduğunu ileri sürmektedir. Bu farkın kişisel tercihlerden ziyade, dış politika yapımına bakış ve kurumsal kapasiteyle ilgili yapısal bir meseleye işaret ettiği savunulmaktadır. Çalışma, iktidar hedefi olan siyasi aktörler açısından dış politikanın iyi niyet beyanlarıyla değil, somut hazırlık, stratejik öngörü ve teknik kapasiteyle inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.[1]

Siyasi Partilerin Dış Politika Yönetimi Nasıl Olmalı?: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Seçim Öncesi ABD Ziyaretlerinin İçerikleri Üzerine Bir İnceleme

Türkiye’de son dönemde 2002 yılından bu yana iktidarda kalmayı başaran Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) yetkilileri ile aynı sürenin tamamını ana muhalefet partisi olarak geçirmeyi başaran Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP’nin) 2023 Kasım’da koltuğu devralan Genel Başkanı Özgür Özel ve CHP’li yetkililer arasında dış politika konusunda birbirilerine sert suçlamalar ve geçmiş uygulamalar ve gelecekte olabileceklere dair ciddi ithamların havada uçuştuğu polemikler yaşanıyor. CHP’nin yeni Genel Başkanı ve muhtemelen önüne dış politika üzerine konuşma notlarını hazırlayan dış politikadan sorumlu yetkilileri, AK Parti iktidarının geçmişte yaptığı dış politika hatalarını, yanlış uygulamaları ve onların Türkiye için nasıl kötü sonuçlar doğurduğunu ve Erdoğan’ın özellikle ABD yönetimlerine karşı geçmişte yapmam dediği şeyleri nasıl yapmak zorunda kaldığını öne çıkarıp halkı etkilemeye ve kendisinin daha iyi yöneteceği intibahını uyandırarak oy kazanmaya çalışıyor. Buna karşılık Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’nin dış politika yetkilileri ise CHP’nin hiçbir dış politika gelişmesini öngöremeyen, sürekli felaket senaryoları üreten ve Türkiye karşıtı kişiler, gruplar ve durumları destekleyen ama sonunda da Türkiye’nin doğru kazanımlar elde ettiği süreçlerden sonra rezil olup duran, o nedenle de Türkiye’yi yönetme kapasitesi olmayan başarısız bir ana muhalefet partisi olduğunu iddia ediyor.

Bu yazının konusu bunları tartışmak, neler doğru neler yanlış veya kim haklı kim haksız analizi yapmak değil. Birilerini parti olarak ya da kişi olarak suçlamak veya rencide etmek de asla değil. Ancak, CHP’nin özellikle Suriye’de eski devlet başkanı Esad’ın yıkılıp kaçmasından sadece saatler önce bile durumu öngöremeyip hala CHP Genel Başkanı Özel’e ‘Esad ile görüşülmeli ve anlaşmaya varılmalı’ diye açıklamalar yaptırılması, sürekli İngiltere, ABD veya Batı Avrupa ülkelerine gidince Erdoğan ve AK Parti’yi şikayet edip neden ona mesafe koymuyorsunuz diye o ülkelerin yetkililerine serzenişte bulunulması ve tavır alınması veya en son geçen hafta hala dış politikadan sorumlu yetkili isimlerinin ‘Suriye’de Ahmed Hüseyin eş-Şara yönetimini (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya dahil tüm gelişmiş ülkelerin görüştüğü ve kabul ettiği) muhatap almayız, o terörist, biz Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye’nin geleceğini görüşebiliriz’ şeklindeki kamuoyuna açık beyanatları CHP’nin dış politika yönetiminde bazı sorunlar olabileceğine işaret ediyor. Zira CHP’nin bu açıklamalarının kendi seçmeninde de çok tepkiler çektiği görülüyor. Bu da özellikle en son kesin iktidar değişimi beklenen 2023 seçimlerinden sonra CHP ne zaman ve nasıl iktidar olacak konusundaki kaygıları arttırıyor, yıllardır gelmeyen iktidar ile beklentilerin artması nedeniyle hayal kırıklığı ve umutsuzluk da artıyor.

Dediğim gibi bu yazının konusu bu politikaların ve karşılıklı yapılan polemiklerin, suçlamaların ya da siyasi stratejilerin analizini yapmak değil. Siyasi partilerin mevcut yöneticilerini ve politika sorumluluklarını nasıl ve hangi saiklerle seçtiklerini, belirlediklerini, atadıklarını eleştirmek de değil. Herhangi bir siyasetçi ya da mevcut parti yöneticisini suçlamak da değil. Ancak, daha önce hem AK Parti hem de CHP yetkililerinin ABD ziyaretlerinde ABD’li yetkililer ile yaptıkları görüşmelerde bizzat bulunma imkânı bulmuş bir insan olarak bu yönetim sorunları üzerine etkili çalışmalarını takip ettiğim Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) için sadece AK Parti ve CHP’deki bu dış politika yönetimi sorunlarının temel sebebini araştırmak isteyenlere bir katkısı olur umuduyla bu anı yazısını kaleme almak istedim. Bana son dönemdeki tartışmalar 2002’de iktidar olmadan önce AK Parti yetkililerinin ABD ziyaretlerinde ne konuştukları ile 2023’te artık kesin iktidar olacağı beklentisi ile seçime giren CHP yetkililerinin ABD ziyaretlerinde ne konuştuklarını hatırlattı. İki partinin iktidar beklentisi öncesi yaptıkları görüşmelerin içeriklerinin karşılaştırmasını yapınca, siyasi partilerin bugünkü dış politika yönetimlerinde ve stratejilerinde bir hata yapıp yapmadıkları veya neyi nasıl değiştirebiliriz arayışları varsa bu konulardaki çalışmalarına katkı yapacağını düşündüğüm bu yazıyı yazmaya karar verdim. Kamuoyunun da bu anı yazısından ve karşılaştırmadan, eleştirdiği ya da beğendiği tarafları olsa da genel anlamda yararlanacağını umut ediyorum.

Uzun yıllardır ABD’de yaşayan birisi olarak hem 3 Kasım 2002 Genel Seçimi öncesinde, AK Parti Genel Başkanı olan Erdoğan’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD’ye) yaptığı ziyaretlerde hem de 14 Mayıs 2023 Genel Seçimi ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi öncesinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ABD’ye yaptığı ziyaretlerde bulundum. Bu görüşmelerin gerçekleşmesi ve program detaylarına da katkı yaptım. Burada ikisi arasında gördüğüm farkları paylaşacağım, çıkarılacak sonuçları ve dersleri kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

Öncelikle belirtmek isterim ki; devletler arasında bazı görüşmeler vardır ki yalnızca o günü değil, devletlerin geleceklerini de belirler. Bu temaslar çoğu zaman resmî belgelerde sınırlı yer buluyor olsa da siyasi partilerinin zihniyet ve dinamiklerinin nasıl yapılandığı, hangi etkiler altında olduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden temsil edilen siyasi partiler devletin bütününü de temsil ettiği için devlet aklının nasıl işlediğini, karar vericilerin ve karar verme adaylarının aslında dünyayı nasıl okuduklarını yansıtır. 2000’lerin başında, henüz Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidar olmadan önce Türkiye’den gelen heyetlerin katıldığı ve bizzat benim de bulunduğum bazı temaslar yalnızca diplomatik ziyaretler değil, aynı zamanda Türkiye siyaseti için bir vaka analizi olarak incelenmelidir. Özellikle, Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin 2002 yılı öncesi Washington temasları ile, CHP Eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin 2023 genel seçimleri öncesi gerçekleştirdiği bir dizi temaslar, Türkiye’nin dış politika yapma kapasitesindeki farkı ve değişimi gözler önüne sermiştir.

2002 yılının ortalarında, Türkiye’de henüz genel seçimler yapılmamışken, Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti’nin o dönemki çekirdek kadrosu ile birlikte Washington’da bir dizi görüşmeye katıldım. O dönemde Türkiye, ağır bir ekonomik krizin ardından siyasal ve yönetimsel bir reform sürecine girmişti. Bu karmaşık dönemde yapılan ABD ziyaretlerinde Erdoğan ve ekibinin temaslara ciddi bir hazırlıkla geldiği hemen fark ediliyordu. Dönemin parti kurmaylarının da içinde olduğu bu ekip, ABD’nin önceliklerini ve Türkiye’den beklentilerini doğru okumuştu. Irak’a yönelik askeri müdahalenin kaçınılmaz olduğu bir konjonktürde, Türkiye’nin bu sürece nasıl ve hangi koşullarda dahil olabileceği, son derece sistematik biçimde ele alınıyordu.

Toplantılarda Türk heyeti tarafından sunulan dosyalar, yalnızca siyasi temennilerden ibaret değildi. Irak’a girilmesi halinde Türkiye’nin ulusal güvenlik riskleri, ekonomik maliyetleri, Irak’tan Türkiye’ye olası mülteci hareketleri ve müdahale sonrası bölgesel güç dengeleri senaryoları ayrıntılı biçimde çalışılmıştı. Türkiye’nin NATO içindeki rolü, ABD ile stratejik ortaklık söylemi, Avrupa Birliği uyum süreci ve bu sürecin iç reformlarla bağlantısı, birbirini tamamlayan bir çerçeve içinde aktarılıyordu. Demokrasi ve özgürlükler bu anlatının dışında bırakılmıyor ancak dış politikanın merkezine tek başına yerleştirilmiyordu. Erdoğan ve ekibi, ABD’li muhataplarına Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki yerini ve bölgedeki rolünü iyi anladığını ve uyumlu bir aktör olacağını anlatıyordu.

Amerikalı yetkililerin bu yaklaşımı ciddiyetle ele aldığını açıkça gözlemledim. Sorular teknikti ve cevaplar da o ölçüde teknik ve tutarlıydı. Erdoğan ve ekibinin yeni Türkiye için hazırladıkları plan ve projeler, ABD’nin Türkiye’den ne beklediğini bildiği kadar, Türkiye’nin de ABD’den ne beklediğini net bir şekilde ifade ediyordu. Bu durum, Washington’da güçlü bir muhatap algısı yaratmıştı. Daha sonra yaşanacak 1 Mart tezkere krizi bile, bu algıyı tamamen ortadan kaldırmamıştı.

Aradan geçen yirmi yılın ardından, 2022 sonbaharında bu kez Kemal Kılıçdaroğlu ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ekibiyle birlikte Washington’da benzer temaslara katıldım. Türkiye, bu dönemde yine hem ekonomik hem de siyasi olarak karışık bir tabloyla karşı karşıyaydı. Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunlar iktidar değişimi ihtimalini güçlendirmişti. ABD’de de bu ihtimal dikkatli bir biçimde takip ediliyordu ancak Kılıçdaroğlu ve ekibinin yetkililerle temaslara hazırlıkları, Erdoğan ve ekibinin 2002’de sergilediği hazırlık düzeyinden belirgin bir biçimde farklıydı.

Amerikalı muhatapların gündemi büyük ölçüde değişmemişti. Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında nasıl bir pozisyon alacağı, NATO içindeki rolü, F-35 süreci ve yaptırımlar, Suriye İç Savaşı ve Doğu Akdeniz’deki dengeler gibi dış politika konuları masadaydı. Buna karşılık, Kılıçdaroğlu ve ekibinin söylemleri, ağırlıklı olarak iç siyasete odaklanıyordu. Demokrasiye dönüş, özgürlüklerin yeniden tesis edilmesi, hukukun üstünlüğü ve kurumsal normalleşme sıkça vurgulanıyordu ama bu söylem, dış politikanın somut başlıklarıyla yeterince ilişkilendirilmiyordu.

Toplantı ve görüşmeler ilerledikçe, bu uyumsuzluk daha da belirgin hale geldi. Amerikalı yetkililerin not alma sıklığı azaldı, sorular daha genel bir çerçeveye kaydı. Dürüst olmak gerekirse ABD’li yetkililer ilgilerini kaybetmişlerdi. Toplantılarda kritik başlıklar ya geçiştirildi ya da soyut ifadelerle yanıtlandı. Buradaki asıl sorun, Kılıçdaroğlu ve ekibi tarafından dile getirilen konuların veya iç siyaset başlıklarının yanlışlığı değildi. Asıl sorun, bu başlıkların Washington’daki karar alma mekanizmalarının beklediği stratejik çerçeveye ve duymak istedikleriyle paralel değildi. ABD, Türkiye’den bir “iyi niyet bildirisi” değil, öngörülebilir ve uyumlu bir dış politika çerçevesi çizmesini bekliyordu.

Bu temaslar sırasında aklım sık sık Erdoğan ve ekibinin iktidar olmadan önce yaptıkları temaslara gidip geliyordu. O dönemde de Türkiye ile ABD arasında bazı çözülmesi gereken konular vardı ancak bu konular, tarafların birbirlerini anlamasını veya ortak bir zeminde buluşmalarını engellememişti. Erdoğan ve ekibi, hangi noktada destek vereceklerini, hangi noktada duracaklarını net biçimde ortaya koymuştu. Getirdikleri dosyalar, çalıştıkları projeler ve hazırlıkları da bunu destekler nitelikteydi. Kılıçdaroğlu ve ekibi ise, ABD’li muhatapların zihnindeki “Türkiye ne yapacak?” veya “CHP iktidara gelirse neler yapacak, nasıl yönetecek? gibi sorulara yeterince açık cevaplar veremiyordu.

Kılıçdaroğlu’nun ve ekibinin ziyaretlerinde hissettiğim asıl duygu, kişisel bir hayal kırıklığından çok, devlet kapasitesine dair bir endişeydi. Türkiye’yi yönetmeye aday olan ana muhalefetin Cumhurbaşkanı adayının ve ekibinin dış politika üretme pratiği, iç siyasetin söylemine indirgenmiş gibiydi. Oysa dış politika, değerler kadar karşılıklı çıkarlar üzerinden de yürütülür. Devletler, karşılarındaki aktörün “niyetlerinden” ziyade, bu niyetleri hangi araçlarla hayata geçireceğini somut bir şekilde görmek/duymak isterler. Washington’daki o toplantı odalarında, Erdoğan ve ekibi bir dönem bu kapasiteyi sergilemişti. Yirmi yıl sonra, Kılıçdaroğlu ve ekibiyle yapılan temaslarda ise aynı devlet adına bu kapasitenin yeterince ortaya konamadığına tanıklık ettim. Bu fark, kişisel değil olmaktan çok yapısal bir farktı ve kayda geçirilmeliydi.

Bu iki Washington ziyaretini yan yana koyduğumda, hafızamda kalan asıl farkın liderlerin söyledikleri değil, masaya konulan dosyalar ile bilinçli ya da bilinçsiz biçimde boş bırakılan başlıklar olduğunu görüyorum. 2002 yılında Recep Tayyip Erdoğan ve ekibiyle birlikte katıldığım toplantılarda, henüz iktidar sorumluluğunu üstlenmemiş bir siyasi hareketin, devletin dış politika reflekslerini ne denli ciddiyetle ele aldığını yakından gözlemlemiştim. Aradan geçen yirmi yıldan sonra, Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibiyle aynı koridorlarda, benzer masalarda bulunduğumda ise, samimi ve iyi niyetli bir demokrasi söyleminin, dış politikanın somut ve teknik beklentileri karşısında nasıl karşılıksız kaldığına üzülerek tanıklık ettim. Bu fark, benim açımdan bir siyasal tercih meselesi olmaktan çok, Türkiye adına hissedilen bir eksiklik duygusuna dönüştü. Washington’daki o kapalı odalarda, ABD’li muhatapların neyi duymak istediklerinden ziyade, neyi bilmek zorunda olduklarını anlatabilmenin ne kadar belirleyici olduğunu bir kez daha idrak ettim. Bugün geriye dönüp baktığımda, dış politikanın niyet beyanlarıyla değil, ciddi bir hazırlıkla; temennilerle değil, öngörüyle ve somut plan ve projelerle, bu farkı iki ayrı dönemde, aynı masalarda bire bir yaşayarak öğrenmiş olmanın sorumluluğuyla bu satırları kayda geçiriyorum.

Son olarak, bu bir anılardan yola çıkan bir karşılaştırma yazısıdır ve hem AK Parti hem CHP hem diğer siyasi partilerimiz hem de kamuoyunun eleştirse de beğense de gözlemlerden yararlanması ve devletin yönetime kapasitesinin artması temennisi ile kaleme alınmıştır. Bu yazıda ne AK Parti ne de CHP’nin Amerikan politikalarına, çıkarlarına ve isteklerine göre davranması önerilmektedir ne de iktidar olmak için her şeyi mübah görmesi tavsiye edilmektedir. Zaten bunları çok fazla yapan siyasi partiler veya en azından siyasi kişilikler gördük geçmişte ve halen görmeye devam ediyoruz ve buradan ne kendileri ne de Türkiye için hayırlı ve doğru bir şey çıkaramadıklarına kaç defa tanık olduk. Olmaya da devam ediyoruz. Bu yazı, AK Parti’nin ABD ziyaretinde yetkililere söyledikleri, savundukları politikalar doğruydu ya da dış politikalarında yaptıkları her şey doğru izlenimi vermek için de yazılmadı. Onlar başka bir yazının konusu, buradaki amaç sadece dış politika stratejilerinizi nasıl oluşturacağınıza ve dış ülke ziyaretlerinizde muhataplarınız ile süreci nasıl yönetmeniz gerektiğine katkı vermektir. Burada CHP’nin şimdiki Genel Başkanı Özgür Özel’e de hatta dış politika ekibine de bir eleştiri ya da ‘beceriksiz’ yakıştırması yapma amacım da yok. Sadece geçmişten ders almalarını, bu gözlemlerin belki kendilerine katkı sunmasını diliyorum. Sonuç olarak, dış politikadaki muhataplarınız, özellikle iktidar olmayı hedeflediğiniz ve bu konuda iddialı olduğunuz dönemlerde, sizlerin ‘onlarla ilişiklerinizi nasıl sürdüreceğinizi, dış politikada hangi yapısal değişiklikleri yapacağınıza, ülke yönetiminde ne gibi farklılıklar yaratacağınız ve bunların dışarıya etkilerini nasıl yönetmeyi düşündüğünüz, o ülkelerin dış politika hedeflerini doğru okuyup okumadığınız ve onlara karşı ister karşı çıkın ister destekleyin neler önerdiğiniz ve ani uluslararası kriz durumlarında nasıl bir strateji geliştirme kapasiteniz olduğunu merak ederler ve bunlar üzerinden sizinle yapıcı bir ilişki geliştirebilirler. Yoksa Türkiye’nin iç siyasetindeki demokrasi, insan hakları sorunları veya yasadışı ya da gayriahlaki uygulamaları ve iktidarın tutarsızlıklarını sizden dinlemek istemezler, onları zaten sizden iyi biliyor ve takip ediyorlardır, bunları da zaten yıllık ülke raporlarında kamuoyuna açıklarlar. O tip sorunları ve sıkıntıları zaten hem içerdeki hem dışardaki sivil toplum kuruluşları, çeşitli toplumsal gruplar, siyasi örgütlenmeler, medya/akademi kuruluşları ve özel kurumlar onların gündemine taşır. Hatta sizin ve tüm siyasi partilerin iç politika konuşmalarınızı o ülkenin sizin ülkenizdeki elçilik görevlileri, istihbarat kuruluşları ve idari yapıları onlara sizden önce aktarır. Siz kendi dış politika hedeflerinizi, öngörülerinizi ve iktidar olursanız neyi, nasıl yapacağınızı, onlarla ilişkilerinizi nasıl sürdüreceğinizi ve nasıl dış politika öncelikleriniz olacağınızı anlatın ki onlarda sizden beklentilerini, sizin görüşlerinize karşı kendi görüşlerinizi ve iktidar olursanız sizinle ilişkilerinde nelere dikkat etmeleri gerektiğini öğrensinler ve karşılıklı bir etki alanı yapılandırılabilsin. Yoksa kimse sizi ciddiye almaz ve ‘iyi niyet’ beyanatları ile uğurlarlar. O süreçten sonra, sizin sadece dış politika değil, iç politikaya dair öngörüleriniz ve iddialarınızla da ilgilenmeyi siyasi liderlik düzeyinde bırakırlar.


Özel Not

[1] Yazının özetini çıkarma konusunda destekleri ve yazının içeriğine dair kapsamlı düzeltmeleri ve önerileri için Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) editörlerine özel olarak teşekkür ediyorum.

İlgili İçerikler

KAPDEM Dijital

Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM), Türkiye’de siyaset bilimi ve kamu yönetimi, kamu politikaları ile ekonomik, sosyal, kültürel ve toplumsal konulardaki temel kamusal, yönetimsel/idari/siyasi kararlara odaklı çalışmalar yapmak, projeler geliştirmek ve yenilikçi ve çözüm odaklı yaklaşımlara katkıda bulunmak üzere kurulmuştur. KAPDEM; tamamen bağımsız, tarafsız ve gönüllülük esasına dayalı olarak kurulmuş bir düşünce kuruluşudur. Herhangi bir siyasi parti, çıkar grubu, baskı grubu veya ulusal/uluslararası/ulus ötesi yapı ile organik bir bağı ya da ilişkisi yoktur. Bağımsız ve tarafsız kalmayı temel kuruluş ilkesi olarak benimsenmiştir.

Aboneliğiniz kaydedilemedi. Lütfen tekrar deneyin.
Aboneliğiniz başarıyla gerçekleşti.

BÜLTENİMİZE ABONE OLUN

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve 

duyurularımızdan haberdar olmak için 

abone olun

© KAPDEM 2025 | Tüm hakları saklıdır. İçerikler izinsiz olarak ve kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, çoğaltılamaz ve başka mecralarda kullanılamaz.