Yazı Gönder
İran – Türkiye Demiryolu Projesi: Başlangıç Hedefleri ve Stratejik Önemi

Küresel Politika ve Uluslararası İlişkiler

İran – Türkiye Demiryolu Projesi: Başlangıç Hedefleri ve Stratejik Önemi

27 Aralık 2025

Okuma Modu

Makaleyi Dinle

0:00 / 0:00

Bu özellik tarayıcının yerleşik sesli okuma teknolojisini kullanır

İran – Türkiye Demiryolu Projesi: Başlangıç Hedefleri ve Stratejik Önemi

1.Giriş

İran ile Türkiye arasında 2025 yılında görüşülen yeni demiryolu iş birliği anlaşması, iki ülke arasındaki ulaşım ve ticaret ilişkilerinin uzun tarihsel gelişiminin bir halkası niteliğindedir. Bu gelişme, Osmanlı ve Kaçar dönemlerinde başlayan sınır ticareti, 20. yüzyılın başındaki modern demiryolu projeleri ve Soğuk Savaş sonrası bölgesel uyum ve iş birliği arayışlarıyla bütünleşen geniş bir tarihsel bağlam içinde anlam kazanmaktadır.

Osmanlı ve Kaçar dönemlerinde modern ulaşım yollarını kurma çabaları maalesef jeopolitik rekabet ve mali yetersizlikler nedeniyle mümkün olmamıştır. Fakat, sınır bölgelerinde olan ticari hareketlilik bizlere gelecekte iki ülke ilişkilerinde ticari faaliyetlerimizi geliştirmek ve güçlendirmek adına ulaşım altyapılarını kurmanın önemini göstermiştir.

Türkiye tarafından, 1930’lu yıllarda başlatılan demiryolu seferberliğiyle İran sınırına kadar uzanan hatların inşa edilmesi iki ülke arasındaki altyapı çalışmalarını şekillendirmiştir. Ek olarak, Rıza Şah döneminde İran’da yürütülen modernleşme politikaları, ulaşım alt yapısını güçlendirmiştir. Fakat, soğuk savaş dönemiyle beraber, Türkiye’nin NATO üyesi oluşu, İran’ın 1979 Devrimi’ne kadar Batı blokuna yakın konumu sebebiyle bu dönem boyunca bölgesel güvenlik kaygıları, siyasi belirsizlikler ve İran’daki iç dönüşümler iki ülke arasındaki büyük altyapı projelerinin ertelenmesine yol açmıştır. İran–Irak Savaşı ise İran’ın ulaştırma yatırımlarını büyük ölçüde sekteye uğratmıştır. Böylece demiryolu entegrasyonu fikri konuşulsa da stratejik öncelik hâline gelmemiştir.

Aslında bölgenin siyasi ikliminin değişmesi ile, Sovyetler Birliği sonrasında Kafkasya ve Orta Asya’nın yeni jeopolitik yapısı ortaya çıkınca, Türkiye ile İran arasındaki kara ve demiryolu bağlantılarının önemi yeniden gündeme gelmiştir. Bölgesel ticaret anlaşmaları ve yeni projeler sebebiyle iki ülke arasında demiryolu hattı projesi önemli bir stratejik hedef haline gelmiştir.

2025 yılı sonunda İran ile Türkiye arasında görüşülerek yasalaştırılan yeni demiryolu hattı anlaşması (Marand–Cheshmeh Soraya–Aralık hattı), bu çok katmanlı tarihsel sürecin stratejik bir dönüm noktası olmuştur. Bu karar ile ilk kez iki ülkeyi doğrudan bağlayacak, modern yük taşımacılığına uygun bir demiryolu hattının inşası kararlaştırılmıştır.

2.Türkiye ve İran Demiryolu Projesinin Stratejik Önemi

Bu proje, Doğu-Batı ticaret hattının kritik bir parçasını oluşturarak deniz taşımacılığına alternatif güvenilir bir koridor sunmakta ve Avrasya genelinde lojistik gücü artırmayı hedeflemektedir. İnşası planlanan 200 kilometrelik yeni hat, Çin–Avrupa demiryolu ağındaki önemli bir kesintiyi tamamlayarak hem Türkiye’nin bölgesel bir lojistik merkezi olma iddiasını güçlendirecek hem de İran’ın modern İpek Yolu’nun ekonomik mimarisinde yeniden konumlanmasına katkı sağlayacaktır. İranlı yetkililer, toplam maliyetin yaklaşık 1,6 milyar dolar olacağını ve projenin planlandığı şekilde ilerlemesi hâlinde üç ila dört yıl içerisinde tamamlanabileceğini ifade etmektedir.[1]

İran açısından bakıldığında, bu proje ülkeyi Orta Asya, Kafkasya, Basra Körfezi ve Avrupa arasında stratejik bir demiryolu kavşağına dönüştürme potansiyeli taşımaktadır. Böylece İran, hem transit taşımacılıktan elde ettiği gelirleri artırma hem de uzun yıllardır enerji ihracatına dayalı ekonomik yapısını çeşitlendirme fırsatı elde edecektir. Ayrıca ticaret ve lojistik ağlarının merkezine yerleşmesi, İran’ın bölgesel pazarlarda diplomatik ve ekonomik etkisini pekiştirecektir. Transit gelirler, liman ve lojistik hizmetlerden elde edilecek katma değer ile yaptırımlara bağlı kayıpları kısmen telafi etme fırsatı bulabilir.

Türkiye için ise bu girişim, Asya-Pasifik ticaret sistemiyle bütünleşme sürecinin önemli bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Hat tamamlandığında Türkiye, Asya’dan gelen yüklerin Avrupa’ya aktarılmasında daha güçlü bir geçiş noktası hâline gelecektir. Bu da ülkenin ihracat kapasitesini, transit yük hacmini ve bölgesel lojistik rekabet gücünü artıracaktır. Proje aynı zamanda Türkiye’nin Akdeniz limanları, karayolu ağı ve modern demiryolu altyapısını küresel ticaretle daha etkin bir şekilde entegre etmesini sağlayarak ülkenin Avrasya genelindeki stratejik rolünü pekiştirecektir.

Bu konu özelinde ek bazı yorumlar yapmakta fayda görmekteyim. İran ve Türkiye arasındaki bu proje hattı, Rusya tarafından kendi topraklarından geçişe bağımlılığı azaltan bir rota olarak algılanabilir. Bu durum bölgesel güç dengelerini değiştirir ve Rusya’nın tepkisini tetikleyebilir. Hattın hayata geçirilmesi Türkiye ve İran’ın ekonomik ve lojistik kapasitesini dönüştürmek ve geliştirmekle kalmayacaktır. Avrasya’daki jeopolitik rekabet dinamiklerinin de yeniden şekilleneceği unutulmamalıdır. Rusya’nın son yıllarda özellikle Kuzey Koridoru ve Uluslararası Kuzey–Güney Ulaştırma Koridoru üzerinden sürdürdüğü stratejisi, İran–Türkiye hattının devreye girmesiyle yeniden ölçülüp değerlendirilebilir. Yeni güzergâh, Çin ve Avrupa hattında Rusya platosuna alternatif bir geçiş sunmakta, bölgesel taşımacılıkta risk çeşitlendirmesi yaratmakta ve tedarik zincirlerinin tek bir aktöre aşırı bağımlılığını azaltmaktadır.

Yukarıda aktardığım değerlendirmeden farklı bir perspektiften bakıldığında, İran ve Türkiye demiryolu projesinin yalnızca rekabet ekseninde yorumlanması, bölgesel dinamiklerin bütüncül analizini karşılamamaktadır. Söz konusu proje, özellikle Güney Kafkasya’daki ulaşım ağlarının çeşitlenmesine ve bölgesel bağlantısallığın yeniden ölçeklendirilmesine katkı sunabilecek stratejik bir potansiyel taşımaktadır. Bakü, Tiflis ve Kars hattı ile düşünüldüğünde ortaya çıkan sonuç, bölgedeki koridorların birbirini dışlayan seçenekler olarak değil, karşılıklı olarak kapasite artırıcı ve tamamlayıcı unsurlar olarak işleyebileceğine işaret etmektedir.

Bu olası senaryoda hem İran hem de Türkiye, çok yönlü taşımacılığın merkezinde konumlanarak Avrasya ticaretinin kesintisiz ve daha öngörülebilir akışına stratejik bir katkı sunabilir. Bu süreç bölgesel iş birliği mimarisini daha esnek, çok katmanlı ve karşılıklı faydayı önceleyen bir yapıya dönüştürecektir. İran açısından proje, uzun süredir gündemde olan bölgesel izolasyon söylemlerine karşı geliştirilen pratik bir açılım hamlesi niteliği taşırken, Türkiye bakımından Orta Asya ve Güney Kafkasya ile ilişkilerde hem jeopolitik hem de ekonomik manevra kapasitesini genişleten önemli bir araç işlevi görmektedir.

3.Sonuç

Sonuç olarak, İran ve Türkiye demiryolu projesi yalnızca ulaştırma altyapısının güçlendirilmesine yönelik teknik bir girişim olarak değerlendirilmemelidir. Avrasya’da ticaret, güvenlik, diplomasi ve ekonomik dinamikleri etkileyebilecek çok boyutlu bir stratejik adımdır.

Gerek inşa sürecinin gerekse işletme aşamasının başarıya ulaşması, iki ülkenin uzun vadeli koordinasyon kapasitesine, bölgesel aktörlerle geliştireceği iş birliği modellerine ve koridorun uluslararası finansmanlar çerçevesinde desteklenmesine bağlı olacaktır. Bu nedenlerle proje hem İran hem de Türkiye’nin Avrasya’nın yeni lojistik mimarisinde daha görünür ve etkili bir konum edinmesine yönelik önemli bir fırsat sunmaktadır.,


Kaynakça:

https://gazeteoksijen.com/turkiye/16-milyar-dolarlik-proje-turkiye-ve-iran-tarihi-ipek-yolunda-ortak-demiryolu-hatti-icin-anlasti-258570)

https://www.asiahouse.org/2025/07/20/the-middle-corridor-the-future-of-central-asian-growth-and-cooperation/

https://www.irna.ir/news/86016545/%D8%B1%D8%A7%D8%AF%DB%8C%D9%88-%D9%81%D8%B1%D8%A7%D9%86%D8%B3%D9%87-%D8%AE%D8%B7-%D8%A2%D9%87%D9%86-%D8%A7%DB%8C%D8%B1%D8%A7%D9%86-%D9%88-%D8%AA%D8%B1%DA%A9%DB%8C%D9%87-%D8%AA%D8%AC%D8%A7%D8%B1%D8%AA-%D8%AC%D9%87%D8%A7%D9%86%DB%8C-%D8%B1%D8%A7-%D9%85%D8%AA%D8%AD%D9%88%D9%84-%D9%85%DB%8C-%DA%A9%D9%86%D8%AF

https://gazeteoksijen.com/turkiye/16-milyar-dolarlik-proje-turkiye-ve-iran-tarihi-ipek-yolunda-ortak-demiryolu-hatti-icin-anlasti-258570

Paylaş ve İndir

KAPDEM

Yayınlarımız, etkinliklerimiz ve duyurularımızdan haberdar olmak için abone olun

Yazarın En Son Yazıları

İran’da Kriz Yönetimi Değil, Yönetim Krizi

İran’da Kriz Yönetimi Değil, Yönetim Krizi

Bu yazı, İran’da 2025–2026 döneminde derinleşen protesto dalgasını, yüzeyde ekonomik krizle ilişkilendirilen gelişmelerin ötesinde, yapısal bir yönetim ve siyasal meşruiyet krizi bağlamında ele almaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, İran’da yükselen enflasyon, temel ihtiyaç maddelerine erişimde yaşanan güçlükler ve artan işsizlik oranlarının, toplumsal hoşnutsuzluğu nasıl tetiklediği değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, protestoların kısa sürede farklı toplumsal kesimleri kapsayacak biçimde yayılması, mevcut krizin yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamayacağını, devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisinde yaşanan derin aşınmaya işaret ettiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede yazı, ‘krizin nasıl yönetileceğinden ziyade, ‘krizin neden artık yönetilemez hâle geldiği’ sorusunu merkeze almaktadır. İkinci bölümde, protestolar sırasında kullanılan sloganlar üzerinden İran’daki toplumsal öfkenin siyasal dile nasıl dönüştüğü analiz edilmektedir. ‘Ne Gazze ne Lübnan, canım feda İran’ sloganı başta olmak üzere, rejimin bölgesel önceliklerine yönelik eleştiriler ile doğrudan liderlik yapısını hedef alan söylemler, ekonomik taleplerin siyasal meşruiyet ve dönüşüm arayışlarıyla iç içe geçtiğini göstermektedir. Yazı, mevcut protesto hareketinin henüz rejimi doğrudan yıkacak örgütlü bir kapasiteye sahip olmadığını, ancak reform beklentilerinin giderek zayıfladığı bir toplumsal zeminin oluştuğunu vurgulamaktadır. Bu bağlamda, güvenlik güçlerinin müdahaleleri, yaygın gözaltılar, ölümler ve raporlanan insan hakları ihlalleri, rejimin krize verdiği yanıtın güvenlikçi bir çerçevede şekillendiğini ortaya koymaktadır. Çalışma ayrıca, 8 Ocak 2026 itibarıyla uygulanan kapsamlı internet kesintisini, protestolara yönelik baskı stratejisinin en somut unsurlarından biri olarak ele almaktadır. Dijital karartmanın yalnızca bilgi akışını sınırlamakla kalmadığı, aynı zamanda bireylerin yakınlarına ulaşamaması üzerinden toplumsal güvensizlik ve psikolojik baskıyı derinleştirdiği ifade edilmektedir. Bu durum, Türkiye, Mısır ve Rusya örnekleriyle karşılaştırmalı biçimde ele alınarak, internet ve iletişim kısıtlamalarının farklı siyasal sistemlerde kriz yönetiminin yapısal bir aracı hâline geldiği ortaya konulmaktadır. Son bölümde ise, Batılı aktörlerin ‘İran halkının yanındayız’ söylemi ile uzun yıllardır uygulanan yaptırım politikaları arasındaki çelişki tartışılmaktadır. Yazı, bu ikili yaklaşımın İran’daki krizi çözmekten ziyade yönetilebilir bir istikrarsızlık hâline dönüştürdüğünü savunmaktadır. Araştırmacı-yazar ve KAPDEM Proje Koordinatörü Ozan Önel, İran halkının kendi kaderini tayin etme hakkının altını çizerek, kalıcı ve meşru bir siyasal dönüşümün ancak dış müdahalelerden bağımsız, toplumun kendi talepleri doğrultusunda şekillenen bir süreçle mümkün olabileceğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda İran’daki protestolar, geçici bir kriz anından ziyade, uzun erimli ve çok katmanlı bir siyasal dönüşüm ihtiyacının güçlü bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.

Detay
İran’daki Protesto Gösterileri: Ateş Kimin Elinde?

İran’daki Protesto Gösterileri: Ateş Kimin Elinde?

Bu yazı, Kamu Politikası, Devlet Yönetimi ve Toplumsal Gelişim Merkezi (KAPDEM) için kaleme alınmış olup, 2025 yılının sonuna doğru İran’da derinleşen ekonomik kriz ile bu krizin tetiklediği toplumsal ve siyasal huzursuzluğu değerlendirmektedir. İlk bölümde, İran Riyali’nin ABD doları karşısında tarihî seviyelerde değer kaybetmesi, artan hayat pahalılığı ve yükselen işsizlik oranlarının, özellikle büyük şehirlerde esnaf öncülüğünde başlayan protestoları nasıl tetiklediği ele alınmaktadır. Ekonomik taleplerle ortaya çıkan bu gösterilerin, kısa süre içerisinde esnaflar, öğrenciler, kadınlar ve işsizlerin katılımıyla daha geniş bir toplumsal tabana yayıldığı ve giderek siyasal içerikli taleplere evrildiği vurgulanmaktadır. İkinci bölümde ise, İran’daki ekonomik krizin yalnızca piyasa seyriyle açıklanamayacağı, uzun süredir devam eden yapısal ekonomik sorunlar, uluslararası yaptırımlar ve bölgesel güvenlik ortamındaki sertleşmenin krizi derinleştiren temel unsurlar olduğu değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, İsrail ve İran arasında 12 gün süren savaş savunma harcamalarını arttırmış; İran’da kamu kaynaklarının sosyal ve ekonomik alanlardan güvenlik önceliklerine kaydırılmıştır. Artan güvenlik harcamalarının, refah politikalarının daralmasına ve ekonomik belirsizliğin kronikleşmesine zemin hazırladığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. Bu yazı ayrıca, zorunlu başörtüsü uygulaması ve kadınların gündelik yaşamına yönelik kısıtlamaların, Mahsa Amini’nin 2022 yılında polis nezaretinde hayatını kaybetmesinden bu yana toplumsal hafızada kalıcı bir kırılma yarattığını ortaya koymaktadır. Ekonomik krizle eş zamanlı olarak bu tür sembolik ve gündelik yaşamı doğrudan etkileyen uygulamaların, devlet ile toplum arasındaki gerilimi daha da artırdığı değerlendirilmektedir. Bu çerçevede başörtüsü meselesinin, yalnızca kültürel veya ahlaki bir tartışma alanı olmaktan çıkarak ekonomik adalet, özgürlük ve eşitlik talepleriyle iç içe geçen siyasal bir sembole dönüştüğü vurgulanmaktadır. Araştırmacı-yazar ve KAPDEM Proje Koordinatörü Ozan Önel, bu çalışmada İran’da yaşanan gelişmelerin geçici bir ekonomik dalgalanmanın ötesinde, siyasal meşruiyet krizi, genç nüfusun artan talepleri ve toplumsal hareketlerin çok katmanlı yapısıyla ilişkili uzun erimli bir dönüşüm sürecine işaret ettiğini savunmaktadır. Kısa vadeli güvenlikçi önlemlerin, orta ve uzun vadede devlet ile toplum arasındaki güven krizini derinleştirme potansiyeline sahip olduğu değerlendirilmektedir.

Detay