Bir Ülkede Kamu Yönetimi Ne Kadar Kötü Olabilir?: Sürekli Kötüleşen Vahşet İklimi Üzerine Bir İnceleme
1. Giriş
Türkiye: “Olumsuzluklar ülkesi” …
Bu giriş, iyi olmadı; durumu pek hafif tanımlıyor çünkü…Yaşadıklarımıza “olumsuzluk” demek, fazla iyimser...
Ülkenin gündemi; vahşet düzeyine varan kitlesel cinayetlerle, göl kenarlarından toplanan cesetlerle, birer ölüm tarlası haline gelmiş sözde yenidoğan üniteleriyle, akıl durdurucu ölçüde ahlaksız ve organize görevi kötüye kullanma örnekleriyle, her köşeden fışkıran suç çeteleriyle, hırsızlık ve yolsuzluğun şaheserleriyle, ahlaki çöküntünün, siyasal ve yönetsel sorumsuzluğun mostra örnekleriyle dopdoluyken, üstelik toplumsal umursamazlık da tavan yapmışken, bütün bunlara sadece “olumsuzluklar” deyip geçivermek mümkün değil elbette.
Her sabah, bir önceki gün yaşananları (hadi “normalleştiren” demeyelim) sıradanlaştıran-önemsizleştiren olaylara açıyoruz gözlerimizi. Kuşkusuz ki bu olumsuzlukların en can yakıcı olanları ölüm ve yaralanmalarla sonuçlananlar; günahsız insanları, küçücük çocukları, gencecik kadınları, öğretmenleri, polisleri, askerleri hayattan koparan facialar…
Ülkenin içine yuvarlandığı bu ortamı sıradan kısa bir makalenin içine sığdırıp incelemek olanaksız ve zaten fazla iddialı olurdu; üstelik hepsini ayrı ayrı ele alan yüzlerce yazı, haber, görüntü, kitap var ilgilenmek isteyenler için. Biz makalede, şu son “okul vahşetlerini” ve öğrenci kız cinayetlerini merkeze alacak ve bu kötülük tablosu ile ilgili kısa bir inceleme ile önemli birkaç sorun ve soru ortaya koyacağız sadece. Buradan hareketle de bu bahşet ikliminin oluşması ve artmasında ‘kötü kamu yönetiminin’ ve bir ülkede ‘kamu yönetimi’ daha ne kadar kötü olabilirin resmini de maalesef analiz etmiş olacağız.
2. Sondan Başlayalım: Okul Saldırıları
Başlarken söylediğimiz gibi, biri diğerini neredeyse “önemsiz bırakan” 14 ve 15 Nisan 2026’da Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşen okul saldırıları, ülkenin içinde debelendiği vahşet ikliminin sadece son örnekleridir ve aklı başında hiç kimsenin de “burada biteceğini” düşündüğü yoktur. Neden “burada bitmez” diyoruz?
Çünkü sadece okul saldırıları sonrasında yetkili-etkili kişilerin söylemlerine baksanız yeter: Yorum cümleleri sorunun özünü kavramaktan, çözüm cümleleri gerçeklikten ne kadar uzak… İlk akla gelen de “polisiye önlemler”! Her okula ikişer polis koysak tamam; diyelim bunu kadrosuzluktan yapamadık, her okulun kapısına tabancalı-kelepçeli özel güvenlikler diksek, konu hallolacak… Hatta bu önlemlerin bazı okullarda ciddi ciddi başladığı da anlaşılıyor; koridorlarda dolaşan üniformalı polisleri gösteren haber bülteni görüntüleri var.
Toplum kesimleri ise hep olduğu gibi; her biri kendi siperinden ateş etmekte ve çoğu elbette “karavana” atmakta. Olanı biteni “iman eksikliğine” bağlayanlardan tutun, dizi senaryolarına, olmadı sabah kuşağı programlarına bağlayanlara kadar çeşit çeşit, dizi dizi fikirler havada uçuşmakta.
Son iki okul saldırısı, pek çok ezberi yerle yeksan etti. 14 Nisan 2026’da gerçekleşen Şanlıurfa’daki Siverek saldırısının (16 kişinin yaralandığı ilk saldırı) faili her ne kadar okuldan ve dolayısıyla örgün eğitimden “başarısızlık” nedeniyle ilişkisi kesilmiş ve açık öğretime kaydırılmış 19 yaşında bir genç ise de bu olayın bireysel bir öfke-intikam ya da psikolojik deformasyondan daha derin temelleri olduğu; genç adamın yaşam ortamının suç ekonomisiyle iç içe geçmiş yapısından ve toplumsal şiddet ortamından kaynaklandığı, yani “sosyolojik” nitelikte olduğu; uzmanlar tarafından açıklanmaktadır.
15 Nisan 2026’da gerçekleşen Kahramanmaraş okul saldırısına gelince, bu olayın “problemli çocuk-kompleksli ebeveyn” temelli bir facia olduğu, son derece açık biçimde ortaya çıkmış bulunuyor. Failin ailesi eğitimli; baba emniyet kökenli bir profesyonel, anne ise zaten kadrolu eğitimci. Çocuğun büyük ihtimalle cinsel rol karmaşasından kaynaklanan psikolojik problemleri var; fakat ailenin bu konudaki yaklaşımları son derece bilim ve akıl dışı: Eğitimci anne, problemin çocuğunun “aşırı zeki” olmasından kaynaklandığını düşünür ve bu nedenle psikolojik yardım önerilerini geri çevirirken, emniyetçi baba ise çocuğun doğru cinsel kimliğe erişmesi için “mesleki deneyimlerini” kullanmakta, eline tabanca verip atış yaptırmakta, “silah= erkeklik ya da silah= namus” biçiminde özetlenebilecek bir hatalı öğreti yöntemi izlemektedir.
Olayın, çok daha farklı katmanlarda çok daha hayret verici eksiklikleri-yanlışlıkları ortaya çıkarmış olmasına da şaşırmamalı: Bir emniyet profesyonelinin evinde 7 tabanca ve 2 av tüfeği neden var? Neredeyse bir emniyet mangasını donatacak bunca silah üstelik ruhsatlı da. Fakat baba, ergen erkek çocuğunun bunlara ulaşmak isteyebileceğini hesap edememiş, daha da kötüsü, bütün bu silahları güvenli kilit altına alamamış.
Ya okul? Anlaşılıyor ki çocuğun problemleri biliniyor, aileyle iletişim yolları deneniyor, ne var ki sonuç alınmamış ve takipten (kim bilir hangi baskın nedenlerle) vazgeçilmiş.
Görüyorsunuz: Bu iki olayı da “Efendim televizyon dizilerinde şiddet özendiriliyor, internet oyunlarında adam öldürülüyor, gündüz kuşağı programlarında cinayetler anlatılıyor, bütün bunlar da bu nedenle oluyor” biçiminde klişelerle açıklamaya çalışmak, fazla basit, fazla yüzeysel…
İki okul saldırısı sonrası resmi ağızlardan yapılan “önlem paketi” açıklamaları ise tamamen umut kırıcı. Kapılara polis koymak ya da girişte bütün öğrencilerin çantalarını tıpkı havaalanlarındaki gibi aramak, hatta çocukların kitaplarını-defterlerini okul çantası yerine şeffaf plastik torbalarda taşımalarını önermek… Daha reşit bile olmamış çocukların eğitim gördüğü okul binalarını birer “yasak bölge” haline getirecek olan böyle önlemler, çocuklarını okula bırakan aileleri ferahlatmak bir yana, bütün bir gün beyinlerini oyacak bir tür cehennem azabına sürükleyeceğini görmek zor mudur?
Böylesi önlemlerin ancak okullara “dışarıdan kişiler” tarafından yapılabilecek saldırıları önleyebileceğini, bizzat okul öğrencileri tarafından yapılabilecek kötülüklerin önüne geçmek için çok daha sosyolojik, psikolojik, yönetsel-eğitimsel programlar izlenmesi gerektiğini görmek zor mudur?
Okullardaki aşırı öğrenci kalabalığını azaltmak, rehber öğretmenlik sistemini daha etkin hale getirmek, rehber öğretmen sayısını artırmak, okul ile aileler arasındaki iletişimi çok daha güçlendirecek programlar izlemek, bütün bunlara rağmen problem yaratmaya devam eden öğrenciler için farklı psiko-sosyal programları; ailelerin onayına bağlı olmaksızın uygulamaya koyacak yönetsel kuralları oluşturmak zor mudur?
Kuşkusuz, daha çok şey söylenebilir. Biz son olarak şunu söyleyelim: Konuyu televizyon dizilerindeki silahlı sahnelere ya da bilgisayar oyunlarına bağlama basitliğinden kurtulmamız gerekiyor. Kendinize şunu sorun: Sizin düzgünce yetiştirmekte olduğunuz gözünüzün bebeği çocuğunuz, bir akşam önce seyrettiği mafya dizisinden esinlenip okula kasap bıçağı götürdü mü hiç? Kahramanmaraş saldırganı, çok normal bir ailede ve çevrede yetişmiş ruh sağlığı yerinde bir çocuktu da bir gece önce bilgisayarda seyrettiği oyundan etkilenip ertesi sabah o 5 tabancayı ve 7 şarjörü kuşanıp okul mu bastı?
Televizyon dizileri, bilgisayar oyunları, sosyal çevre…. Hiç kuşkusuz özellikle çocuk bireyleri etkiler, etkiliyor; bunların tartışılması elbette faydalıdır, fakat bütün suçu bunlara atıp işin içinden sıyrılmaya da “kamu yönetimi” ve “kamu politikası” diyemeyiz….
3. Genç Kadınların Cehennemi
Ülkenin vahşet gündeminin bir başka ve çok boyutlu başlığı da “genç öğrenci kız” cinayetleri…
Eşleri, eski eşleri, partnerleri tarafından, üstelik genellikle mahkemelerden alınmış “uzaklaştırma kararlarına” rağmen, sokak ortasında ya da evlerinde öldürülen kadınlar, nicedir sıradan polisiye olaylar haline geldi, hani neredeyse artık haber bile olmayacaklar…
Fakat bir süredir bu konuda bambaşka noktadayız: Çoğu üniversite öğrencisi genç kız cinayetleri. Çünkü bunlar, genellikle faili meçhul kalan ve aslında ölü bedenlere ulaşmanın bile aylar sürdüğü ya da hiç mümkün olmadığı cinayetler.
Neredeyse bütün yönleriyle ortaya serilmiş bulunan, bu nedenle ayrıntılarını burada uzun uzun anlatmamıza gerek olmayan son örnek, bu alanda gerçek bir dönüm noktasıdır: 6 yıldır cesedi bile bulunamamış olan ve artık adını herkesin bildiği şu öğrenci kız, Gülistan Doku cinayeti. Çünkü bu cinayet, artık (ne yazık ki) kanıksadığımız bütün öteki cinayetlere; vahşilikte, vicdansızlıkta, ahlaksızlıkta ve de bütün bir yönetimsel kokuşmuşluğu ortaya döken “suçu ve suçluyu saklama, delil yok etme ve görevlileri yanlış yönlendirme” girişimleriyle tur bindiriyor!
Bu olay, sıradan bir “katil ve onu koruyan suç ortakları” dosyası değil; işin içinde kimlerin olduğu artık ayan beyan ortaya serildiğine göre biz de söyleyebiliriz: En yüksek il yöneticileri, polis şefleri ve memurları, hatta hastane başhekimi, kim bilir daha kimler, kimler… Bir devlet örgütünün, kamu görevlisi ahlakının, kamu görevi denilen eylem alanının ne kadar derine batabileceğini gösteren bir “kötülükler başyapıtı” adeta. Öyle ki, üniversitelerin kamu yönetimi kürsülerinde “kamu yönetimi ne kadar kötü olabilir” başlığıyla ders olarak okutulabilecek türden…
Bu olayın bir başka boyutu daha var: Sözde Gülistan’ın cesedini ararken bulunan (eğer doğruysa tabii) başka genç kadın cesetleri. Bunların kimliğini bir yana bırakın, haklarında gerekli soruşturmanın yapılıp yapılmadığı bile bilinmiyor.
Önceleri de var elbette. Van Üniversitesi öğrencisi olan Rojin Kabaiş örneğin. Cesedi bulundu, katili ya da katilleri ise 2 yıldır ortada yok…
Saymakla bitmeyecek uzun bir listedir bu…
Genç öğrenci kız cinayetlerinin birkaç ortak noktası var: Hemen hemen tümünün baba evinden uzakta üniversite öğrencisi olmaları, tümünün ölümünde birtakım yerel etkili-yetkili kişilerin bir şekilde adlarının geçmesi, polis ve adliye soruşturmalarının gerektiği gibi yapılmadığına ve örtbas girişimlerine ilişkin yoğun kuşkular…
Genç öğrenci ölümlerinin, özellikle Anadolu’nun uzak köşelerindeki ailelerin, kızlarını üniversite okumak için büyük kentlere göndermekten caydıran bir etki yaratması kaçınılmazdır ve işte bu, cinayetlerin yarattığı acının üzerine eklenen en önemli olumsuzluk olacaktır. Bu cinayetlerin, kadını eve kapatmayı hedefleyen belli çevrelerin zehirli hadsizliğini artıracağı neredeyse kesindir.
4. Cezasızlık Algısı ve Başka Şeyler
Ülkenin içinde debelendiği vahşet iklimi bu okul baskınlarından ve öğrenci kız cinayetlerinden ibaret değil kuşkusuz. Çarşıda pazarda gezerken akranları tarafından öldürülen çocukların, öğrencisi tarafından okul bahçesinde bıçaklanarak öldürülen öğretmenlerin, okul arkadaşı akranları tarafından linç edilerek öldürülen gençlerin, trafik cinayetlerinin listesi sayfalara sığmaz.
“Vahşet-suç listesi neden bu denli kalabalıklaştı?” sorusunun yanıtlarını yazmaya başlarsak, ilk sırayı “cezasızlık algısı” alacaktır.
Cezasızlıktan yakındığımızda, elbette “Asalım bunların üçünü-beşini kent meydanında, bak bakalım bir daha oluyor mu?” biçimindeki o iyi bilinen sığ yaklaşımı parlatacak değiliz. Fakat bu cezasızlık algısı da son derece gerçektir. Akşam haberlerini dolduran vahşet haberlerinin neredeyse bütün faillerinin ortak özelliği, tümünün 10-15, hatta 20-30 sabıkalı, polis tarafından aranan kişiler olması. Yürürlükteki İnfaz Kanununun cezaları oldukça azaltan kuralları ve açık cezaevinden izinli çıkma gibi yasal olanakları da “Üç beş yıl yatar çıkarım, ne olacak” rahatlığını besliyor.
Cezasızlık algısının bir boyutu da son zamanlarda yoğun yakınmalara konu olan “küçüklerin daha az cezalandırılması” hakkındaki ceza yasası hükümleri ve toplumda yer bulmuş yanlış anlayışların ilk sırasındaki bir kavram: “Suça sürüklenen çocuk!”
Suç işleyen çocuklara, yetişkinlerden daha az ceza verilmesini toplum nezdinde haklı kılan bir deyimdir bu. Ne var ki içinde büyük bir yanlış anlamayı barındırır.
Kimdir “suça sürüklenen çocuk?”
Evden babasının 5 tabancasını ve 7 şarjörünü alıp okulda katliam yapan çocuk mu?
Cebinde sustalı taşıyan ve çarşıda 4 arkadaşıyla gezerken kendi halindeki akranını hiç sebepsiz bıçaklayarak, tekmeleyerek öldüren çocuk mu?
Hiçbiri değil. Bu örnekler “suça sürüklenen çocuk” değil, düpedüz “suçlu çocuk”tur!
Suça sürüklenen çocuk, ebeveynleri ya da aile efradı tarafından, hırsızlık, kapkaç, dolandırıcılık gibi yasadışı işlerde kullanılan çocuktur.
Katliam yapan katile “çocuk” diyerek ceza indirimi uygulamak, bir yandan cezasızlık algısını destekleyerek suçu özendirirken, diğer yandan da suçlu büyüklerin ağır cezalık suçlar için çocukları kullanmalarına neden olacak çok kötücül bir ortam yaratmaktadır.
Suçlu çocuklarla ilgili bir başka düzenleme gereksinimi de bu çocukların ailelerine ilişkindir.
“Suçun şahsiliği” Ceza Hukukunun en temel prensibidir. Kişinin sadece kendi işlediği fiilden sorumlu tutulabileceğini, başkasının eylemleri nedeniyle cezalandırılamayacağını ifade eder. Ve bu prensip Anayasa'nın 38. ve TCK'nın 20. Maddesiyle de koruma altına alınmıştır. Üçüncü kişiler suçlunun fiilinden sorumlu tutulamaz.
Fakat, yine Ceza Hukukumuzda, “ihmali davranışları” cezalandıran hükümler de bulunmaktadır.
Reşit olmayan bireyin işlediği cinayet nedeniyle, ana babanın “koruyup gözetme ve eğitme sorumluluğunu yerine getirmediğinden ötürü” cezalandırılmasının mümkün olduğunu düşünmekteyiz. Bu, yürürlükteki Ceza Kanunu hükümlerine göre mümkün görülmüyorsa bile, uygun düzenlemeler yapılarak ana babanın ağır suç işleyen çocuklarının eylemlerinden sorumlu tutulmalarını sağlayan düzenlemeler yapılabilir, yapılmalıdır.
5. Sonuç
Sözün kısası, kötü durumdayız.
Ağır suçlarda korkutucu artış var, cezasızlık algısı çok güçlü, suçluyu koruma-suçun üstünü örtme tutumları yaygın ve organize, soruşturmalar sonuçsuz, suç aletlerine erişim kolay, aile ve çevrenin bireyleri olumluya-doğruya yönlendirme gücündeki aşınma üst düzeyde, gelecekten umutsuzluğun beslediği değersizlik hissi ve öfke üst noktada, kamu idaresinin olaylara hâkim olma, çözme ve sonuçlandırma yeteneğinde aşınma gizlenemez boyutlarda…
İşte bu nedenlerle, her akşamın haber bültenleri de ağır suç haberleriyle dopdolu. Hızlı ve kapsamlı bir (reforma demeyelim) yeni bakışa gereksinim var.
Ceza ve infaz kanunlarının bu açıdan gözden geçirilmesi gerektiği açıktır. Cezasızlık algısı mutlaka ortadan kaldırılmalıdır. Koruma hükümlerinin etkinliği sağlanmalıdır. Okullar ile öğrenci aileleri arasındaki iletişim kuvvetlendirilmeli, rehberlik uygulaması etkinleştirilmeli, problemli çocuklar ailelerinin onayına gerek olmaksızın psikolojik-psikiyatrik desteklerden yararlandırılmalıdır. Suçlu çocukların anlamsızca ceza indirime tabi tutulmasından vazgeçilmeli, ana babaların eğitme-gözetme-önleme sorumluluklarını ihmal davranışları ceza hükümleriyle karşılanmalıdır.
Son olarak; son yıllar içinde ülkenin nüfus yapısında meydana gelen radikal değişimlerin; göçmen ve sığınmacı politikalarının suç oranlarının artmasında olası etkileri de tarafsız ve bilimsel gözlemlerle irdelenmeli ve bu alanda da gerekli önlemler alınmalıdır.
Aksi halde, her yeni gün öncekinden daha büyük bir facia şokuyla karşılaşmamız kaçınılmazdır.
