Uygurlar Neden Sekülerleşmeli?
I. Giriş
Uygur Türkleri uzun süredir radikalizm, İslami terör ve Çin açısından ayrılıkçı bir ulusal güvenlik sorunu olarak anılmaya çalışılsa da bu çerçeve, Uygur toplumunun ne tarihsel ne de kültürel gerçekliğini yansıtmaktadır. Yüzyıllar boyunca Uygurların dini yaşayışları, ağırlıklı olarak tasavvufi gelenekler ve kendi kültürel pratikleri etrafında şekillenmiş ve bu şekilde sürdürülmüştür. Buna karşın özellikle son 30–35 yıldır maruz kaldıkları siyasal ve kültürel baskılar, Uygur kimliğine yönelik yaptırımlar ve dış ülkelerle kurulan temaslar neticesinde, Uygurların küçük bir kısmı bireysel ya da sınırlı gruplar hâlinde radikal yapılardan etkilenmiştir. Bu sınırlı radikalleşme örnekleri ise zamanla Çin tarafından tüm Uygur toplumunu hedef alan sert güvenlik politikalarına zemin olarak kullanılmıştır.
2001 sonrasında küresel ölçekte yükselen “War on Terror” söylemiyle birlikte Uygur meselesi, uluslararası radikal örgütler ve küresel “cihat” ağlarıyla ilişkilendirilerek ele alınmaya başlanmıştır. Suriye İç Savaşı’nın patlak vermesi, IŞİD’in (DEAŞ’ın) ortaya çıkışı ve bu örgüt içinde bazı Uygur grupların bulunduğu yönündeki söylemler, Uygur meselesini yalnızca Çin sınırları içinde değil, dünya genelindeki güvenlik tartışmalarının da bir parçası hâline getirmiştir.
Bir yanda Çin’in Uygurlar üzerinde onlarca yıldır sürdürdüğü ağır insan hakları ihlalleri, diğer yanda radikal İslam ve terör söylemlerinin sınırlı da olsa Uygurları etkilemesi, Uygur meselesinin ve Uygurların karşı karşıya olduğu sorunların yalnızca bir güvenlik perspektifiyle ele alınamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. İnanç, kültür, kimlik, siyaset ve uluslararası güç dengelerinin iç içe geçtiği bu süreç, Uygur meselesinin hem bölgesel hem de küresel ölçekte daha derinlikli biçimde değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
II. Uygurların İslam Anlayışı
Uygurların tarihsel olarak radikal veya uç dini geleneklere toplumsal olarak sahip olmamıştır. Dini hayat ve sosyal yaşayışları bağlamında radikalleşmeleri son birkaç on yılda dış etkiler ve iç baskılar neticesinde ortaya çıkmış ve Pekin yönetimi tarafından geniş çaplı baskı politikalarını meşrulaştırmak amacıyla araçsallaştırılmaktadır (Castets, 2003; Biziuk, 2022).
Uygurlar, İslamiyeti kabul etmeden önceki tarihleri boyunca geleneksel Orta Asya dinlerinin yanında Şamanizm, Budizm ve Maniheizm gibi birçok dine mensup olmuşlardır. Bu farklı dinlerin etkisi ile yüzlerce yıl öncesinden gelen örf ve adetleri (töre) ve yaşam tarzları, İslamiyeti yaşayış biçimlerini de şekillendirmiştir (Bellér-Hann, 2008). Uygurların 8. yüzyılın sonu veya 9. yüzyılın başlarından itibaren İslamiyet ile tanışması ve yüz yıllar süren Müslümanlığa geçiş süreçlerinin ardından, dini “Türk tipi” olarak nitelendirebileceğimiz, yani kendi gelenekleri ve tasavvufi pratikleriyle iç içe geçmiş bir anlayışla yaşamışlardır. Bahsettiğimiz bu İslam anlayışı Sünni-Hanefi mezhebi çerçevesinde olmakla birlikte, kendi yaşam tarzlarının, törelerinin ve yerel halk inançlarının da karıştığı daha ılımlı ve kapsayıcı bir biçimde gelişmiştir ve yaşanmıştır. Radikal İslam pratikleriyle örtüşmeyen ve hatta kimi çevrelerce şirk olarak da görülen birçok adet, Uygurların İslam inancını yaşayışlarında varlığını sürdürmüştür. Örneğin, türbe ve mezar ziyaretleri, belirli gün ve gecelerde gerçekleştirilen dini ritüeller, geleneksel Uygur kıyafetlerinin gündelik yaşamda önemli bir yer tutması (modern dönemde bu azalmış olsa da düğün, kutlama, önemli misafir ağırlama törenleri gibi önemli günlerde hala kullanılmaktadır) ve çeşitli etkinlikler ve kutlamalarda geleneksel Uygur danslarının bulunması gibi kültürel unsurlar bu duruma örnek teşkil eder (Bellér-Hann, 2008; Waite, 2006).
Bu bağlamda düşünüldüğünde Uygurlar için Sünni-Hanefi mezhebi çerçevesinde yaşanan İslamiyet yalnızca bir inanç değil, aynı zamanda toplumun hafızasını oluşturan, kültürel sürekliliği sağlayan ve Uygur kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan bir yaşam biçimidir (Bellér-Hann, 2008; Ercilasun & Ercilasun, 2018). Türkistan bölgesinde tasavvufi hareketlerin erken dönemlerden itibaren etkili olması, dini pratiklerin de bu doğrultuda gelişmesini ve yüzyıllarca nesilden nesle bu şekilde aktarılmasını sağlamıştır. Bu sebeple Uygurların geleneksel İslam anlayışı, Sünni-Hanefi mezhebi doğrultusunda, daha çok kültürel ve tasavvufi bir temele dayanan bir yapıya sahiptir.
Uygurların yumuşak, tasavvufi ve kültürel temelli bu inanç yapısı, Selefi-Vahhabi yorumlarla doğal bir zıt durum oluşturduğundan, radikal akımların tarihsel olarak Uygurlar arasında zemin bulamamasının temel nedenlerinden biri de bu olmuştur (Waite, 2006; Castets, 2003).
III. Uygurlar Selefi Düşünce ile Nasıl Tanıştı?
Uygurlar Selefilik ile nasıl tanıştı? Aslında bu sorunun birçok yönü var ama burada tarihsel sürece ve sonrasında Uygurların bir kısmının radikalleşmesine kısaca değinmek isterim.
Uygurların 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında, Hac ibadetlerini gerçekleştirmek amacıyla gittikleri Mekke ve Medine’de ilk olarak bu fikirle tanıştıkları düşünülmektedir (Waite, 2006). Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde bu bölgelerin Osmanlı hakimiyetinden çıkmasıyla güç kazanan Vahhabi öğretisi, sınırlı da olsa Uygurlara temas etmiştir. Ancak Uygurların bin yılı aşkın süredir yaşadıkları dini yorumla hiçbir şekilde örtüşmeyen bu öğreti, dönemin Uygurları arasında karşılık bulmamış ve yaygınlık kazanmamıştır. Bu erken dönemde gerçekleşen bu temaslar, Uygurların kendi köklü dini ve kültürel yapıları nedeniyle toplumsal bir karşılık üretmemiş ve Selefi-Vahhabi yorumlar daha çok dış temaslara bağlı marjinal bir etki alanı olarak kalmıştır (Waite, 2006; Bellér-Hann, 2008).
İlerleyen dönemlerde Komünist Devrim sonrası, Mao’nun iktidarında, özellikle Kültür Devrimi’nin karanlık yıllarında, Uygurların dini yaşamları üzerinde ağır baskılar uygulanmıştır. Bu dönemde dinlerini yaşayamayan Uygurlar, bu ağır baskılardan dolayı ciddi anlamda dini pratiklerini yaşayamamış/gizlice yaşamak zorunda kalmışlardır (Waite, 2006). Buna karşın Mao sonrasında aynı zamanda Çin’in dünya pazarına arz olduğu Deng Xiaoping dönemindeki “görece serbest” yönetim anlayışıyla birlikte Uygurlar, dinlerini bir nebze olsa da rahatça yaşamaya devam edebilmişlerdir. Bu dönemde İslamiyet ile ilgili yayınlar artmış, camiler yenilenmiş ve Kur’an kursları açılmıştır (bu kursların bir kısmı camilere bağlıyken, bir kısmı ise resmî şekilde kayıtlı olmayan kurslardı) (Waite, 2006).Devlet baskısının dönemsel olarak artıp azalması, Uygurların dini alanını kırılgan bir hale getirmiştir. Bu kırılganlık, ilerleyen yıllarda bazı bireylerin dış radikal akımlara karşı daha savunmasız olmasına zemin hazırlamıştır.
IV. Radikalleşmenin Araçsallaştırılması
Çin yönetimi, bu “görece rahatlama” döneminin militarize olabileceği ve bölgede baş gösteren İslami-PanTürkist hareketlerin ayrılıkçılığa yol açacağı endişesiyle baskılarını yeniden artırmıştır. Örneğin 1990’ların başında Gulca vilayetinde ortaya çıkan ve Uygur kültürünü ve kimliğini korumayı amaçlayan “meşrep/meshrep” hareketi, Çin tarafından rejim karşıtı görülmüş, 1995’te yasaklanmış ve hareketin liderleri hapsedilmiştir (Castets, 2003).
1980’lerin sonu ve 1990’ların başı itibarıyla Sovyetler Birliği’nin etkisinin azalması ve 1991 yılında dağılması, bölgede Komünist Çin karşısında Uygurlar için yeniden bir bağımsızlık düşüncesi doğurmuştur (Castets, 2003; Ercilasun & Ercilasun, 2018). Çin’in baskıcı politikaları, Uygur bölgesinde daha barışçıl olan toplulukların bir kısmını radikalleşmeye itmiştir. Seyahat engellerinin gevşetilmesiyle birlikte bu dönemde çeşitli sebeplerle yurt dışına çıkan bazı Uygurlar; Orta Asya ülkelerinde, Hac sırasında Suudi Arabistan’da, Pakistan’da ve Afganistan’da radikal örgütlerle temas kurmuştur (Waite, 2006; Castets, 2003). Bu temasların radikalleşmeye dönüşmesi, toplumsal ölçekte değil topyekûn bir şekilde değil, önceleri bireysel düzeyde ortaya çıkmıştır. Ekonomik dışlanma, siyasi ve kültürel baskı ve diaspora koşullarının yarattığı kimlik krizleri bazı bireyleri radikal örgüt ağlarına karşı daha “yakın” hale getirmiştir. 1990’ların sonlarına doğru bu örgütlerle tanışan bazı Uygurlar, Doğu Türkistan İslam Hareketi/Partisi (ETIM/ETIP) gibi kendi radikal İslamcı örgütlerini de kurmuşlardır. Bu sınırlı radikalleşme örnekleri, Pekin yönetiminin ilerleyen dönemde Uygur toplumunu tamamen bir güvenlik tehdidi olarak çerçevelemesinde stratejik bir araç haline gelmiş ve uluslararası konjonktüre bağlı olarak daha sert politikalarının gerekçesi olarak kullanmaya başlanmıştır (Castets, 2003; Biziuk, 2022).
11 Eylül saldırılarının ardından tüm dünyada “War on Terror – Teröre Karşı Savaş” söylemi yükselmiştir. Çin, bu söylemi kendi iç politikasında kullanarak Doğu Türkistan’daki “güvenlik politikalarını” yeniden şekillendirme fırsatı bulmuştur (Castets, 2003; Biziuk, 2022). Çok uzun yıllardır devam eden gerilimler, Pekin yönetimi tarafından uygulanan baskıcı politikalar ve Çin’in “ayrılıkçılık” olarak gördüğü “Uygur sorunu” bu dönemle birlikte uluslararası kamuoyuna daha meşru bir zeminde sunmak amacıyla uluslararası radikal terörizmle bağlantılı bir güvenlik tehdidi olarak lanse edilmiştir. Bu lansman neticesinde, Uygurların dinlerini ve kültürlerini özgürce yaşama taleplerini “radikalizm” ve “İslami terör” çerçevesine oturtarak, uyguladığı baskıcı politikaları daha da sertleştirme zemini elde etmiştir (Castets, 2003; Biziuk, 2022). Böylece Pekin yönetimi hem bölgede güvenlik politikalarını istediği düzeyde sertleştirmiş hem de radikal İslam tehdidini gerekçe göstererek yaptığı gözaltıların, terör örgütü suçlamalarının ve dini özgürlük kısıtlamalarının uluslararası alanda daha az tepki almasını sağlamıştır. Bu sayede Çin, küresel İslami terör tehdidine karşı ortak mücadele söylemini kendi politikalarını meşrulaştırmak için kullanmış, Uygurlara yönelik baskıları uluslararası arenada daha savunulabilir hale getirmiştir. Bu aşamadan itibaren Çin’in güvenlik yaklaşımı, bireysel radikalleşme vakalarına yönelik bir mücadeleden ziyade tüm Uygur toplumunu potansiyel tehdit olarak konumlandıran sistematik bir “önleyici baskı stratejisine” dönüşmüş ve devlet kapasitesinin güvenlik odaklı yeniden şekillenmesine zemin hazırlamıştır.
Bu dönemde Çin, Doğu Türkistan’da askeri ve polis varlığını önemli ölçüde artırmış, “Terörle Mücadele” adı altında operasyonlar düzenlemiş, toplu gözaltı ve ev baskınlarını rutin hale getirmiştir (Biziuk, 2022). Çok geniş kapsamlı terör ve aşırılık yasaları çıkarmış, birçok Uygur aktivisti, entelektüeli ve din adamını “terör propagandası” yaptığı gerekçesiyle tutuklamıştır. Cami ve medreseler kapatılmış, oruç tutma, dini toplantılar, dini kıyafetler ve sakal bırakmak gibi uygulamalar “aşırılık” olarak değerlendirilerek yasaklanmıştır (Waite, 2006; Biziuk, 2022). Ayrıca ilerleyen yıllarda Doğu Türkistan’da dünyanın en yoğun dijital gözetim (surveillance) sistemlerinden biri kurulmuştur.
V. Madalyonun İki Yüzü: Radikalizm ve Çin’in Pragmatik Yaklaşımı
2001 sonrası süreçte artarak devam eden bu baskılar, 2014 yılına gelindiğinde Uygurlar ve diğer Türk kökenliler hedef alınarak başlatılan “Strike Hard Campaign Against Violent Terrorism – Şiddet İçerikli Terörizme Karşı Sert Darbe Kampanyası” ile zirve noktasına ulaşmıştır. Bu kampanya kapsamında kitlesel gözaltılar, yargısız infazlar, kültürel ve dini asimilasyon politikaları yaygınlaşmış; 2016 yılı sonrasında ise en yoğun haline dönüşen “Mesleki Eğitim Merkezi” adı altındaki kitlesel yeniden eğitim (toplama kampları) uygulamaları sistematik bir politikaya dönüşmüştür (The Guardian, 2021). Milyonlarca Uygur’a zorla ideolojik eğitim verilmiş, “devlete itaat” programları uygulanmış ve geniş çaplı zorla çalıştırma (forced labour) uygulamalarına maruz bırakılmıştır.Bu uygulamalar, uluslararası insan hakları normları çerçevesinde kitlesel özgürlükten yoksun bırakma, zorla ideolojik dönüşüm ve kültürel imha (cultural erasure) kategorilerine giren ciddi ihlaller olarak değerlendirilmekte ve birçok uluslararası raporda sistematik bir devlet politikası olarak tanımlanmaktadır ((UN Human Rights Office, 2022; International Labour Organization, 2022).
Yukarıda Selefilik-Vahhabilik ile Uygurların nasıl tanıştıklarını anlattığımız bölümde bahsi geçen Doğu Türkistan İslam Hareketi/Partisi’ne ayrıca değinmek gerekir. Sınırlı sayıda militan barındırmasına rağmen ETIM/ETIP, Pekin’in güvenlik söyleminde “makbul düşman” işlevi görmüş; Çin, bu örgütü tüm Uygur toplumunu kriminalize etmek için sembolik bir tehdit odağı hâline getirmiştir. Çin yönetimi, Uygurların yalnızca çok küçük bir kısmında görülen radikal İslamcı düşüncelerin temsilcisi olarak gösterdiği bu örgütün eylemlerinin sonuçlarını tüm Uygurlara mal ederek politikalarını meşrulaştırmaktadır (Castets, 2003). 2006’dan itibaren Türkistan İslam Partisi (TİP) adını alan bu örgüt, Sovyet-Afgan Savaşı döneminde Afganistan ve Pakistan’daki radikal yapılarla temas kurarak çeşitli bağlantılar geliştirmiş, sonrasında El-Kaide ve Taliban ile de yakın ilişkiler tesis etmiştir.
2011’de Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte örgüt, Suriye’ye binlerce cihatçı göndermiş olan bu örgüte bağlı savaşçılar iç savaş boyunca HTŞ ile beraber Esad yönetimine karşı Suriye’nin İdlib bölgesinde çatışmışlardır (Tarihistan, 2025). Esad’ın devrilmesinin ardından ise yeni Suriye yönetimine askeri birlik olarak (84. Tümen) İdlib’de “meşru” bir biçimde entegre olmuşlardır. Suriye’de savaşın büyük ölçüde sona ermesinin ardından bu savaşçıların önemli bir kısmı, IŞİD’in Horasan kolu tarafından başka bir cihat bölgesine çekmek için hedef alınmış ve çağrılar yapılmıştır. Örgüt, Çin’i hedef alan propaganda faaliyetleriyle TİP mensuplarını Suriye’den Afganistan’a çekmeye çalışmıştır. Suriye’de on yılı aşkın süre savaşan bu tecrübeli cihatçılar, Afganistan’daki IŞİD yapılanması için kritik bir insan kaynağı haline gelmiştir. Taliban’ın Çin ile ilişkileri nedeniyle Türkistan İslam Partisi’ne yönelik sert tutumu da bu Uygur militanları o bölgedeki IŞİD’e daha fazla yakınlaştırmaktadır.
Yukarıda bahsettiğimiz üzere, Uygurların geleneksel dini yaşayış biçimlerinde hiçbir şekilde radikal unsurlar bulunmamasına karşın, özellikle son 30–40 yıllık süreçte Selefi akımların Uygurlar arasında yayılmaya başladığı söylenebilir. Bu durumdan, dünyada en çok Uygur’un bulunduğu ülkelerden biri olan Türkiye de etkilenmiştir. 2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı ve sonrasında Ortadoğu’daki IŞİD yapılanmasının ortaya çıkışı, “cihatçı” eğilimlere sahip bazı Uygurların bu bölgeye gitmesiyle sonuçlanmıştır. Suriye’ye giden Uygur savaşçılar yalnızca IŞİD, TİP veya HTŞ saflarında değil, aynı zamanda Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) içinde de yer alarak çatışmalara katılmışlardır.
IŞİD’in 2016–2017 yıllarında etkisini kaybetmeye başlamasıyla birlikte Selefi inanca sahip birçok Uygur Suriye’den Türkiye’ye gelmiş ve önemli bir kısmı bugün hala İstanbul Sefaköy’de ikamet etmektedir. Bu grupların son yıllarda hem bu yollarla Türkiye’ye giriş yapmaları hem de belirli finansal kaynaklara sahip olmaları, uç mezhepsel görüşlerini Türkiye’deki Uygurlar arasında daha hızlı yaymalarına zemin hazırlamıştır. İstanbul’da bulunan “Büyük Cemaat–Küçük Cemaat” tarzı dini yapılar ya da çeşitli STK’ların çatısı altında sivilleşmiş bir görünümle faaliyet gösteren bu yapılar, cihatçı ideolojilerini Türkiye’de de sürdürmekte ve yaymaktadır. Bu durum yalnızca Uygurlar için değil, Türkiye açısından da dikkatle değerlendirilmesi gereken bir güvenlik riski olarak görülmelidir. Bu durum, Türkiye açısından yalnızca diaspora içi bir dönüşüm değil, aynı zamanda radikal ağların yerleşik topluluklar üzerinden kök salma ihtimali nedeniyle dikkatle izlenmesi gereken bir ulusal güvenlik meselesi haline gelmiştir.
Çin yönetimi için Uygurların radikalleşmesi konusu bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bir yandan, radikalleşen grupların özellikle uzun yıllar savaş tecrübesi edinmiş binlerce Uygur cihatçının varlığı Çin açısından önemli bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Bu kişilerin büyük bir kısmı Suriye’de eş-Şara yönetiminin altında çeşitli gruplara katılarak meşrulaşmış olsa da (ki bu gruplar zaman zaman bir sonraki hedeflerinin Çin olduğunu açıkça ifade etmektedir) bir diğer kısmı da Afganistan gibi ülkelerde “cihatlarına” devam etmektedir. Dolayısıyla Çin açısından bu tehlike kapanmayan ve jeopolitik olarak yayılan bir tehdit niteliği taşımaktadır. Bu madalyonun bir yüzüdür. Çin’in bu çifte yaklaşımı, bir yandan gerçek güvenlik risklerini gerekçe olarak kullanırken diğer yandan bu riskleri geniş bir nüfus üzerinde baskı kurmak için araçsallaştırdığı ‘güvenlik söylemi–baskı pratiği’ döngüsünü ortaya koymaktadır.
Peki diğer yüzü? Madalyonun öteki yüzünde ise Çin’in, on milyonlarca Uygur içinde çok sınırlı olarak destek bulan bu radikal ideolojileri tüm Uygurlara mal ederek, hatta bir anlamda bahane ederek bölgede uyguladığı insan hakları ihlallerini meşrulaştırmaya çalışması bulunmaktadır. Çin, bu pragmatik yaklaşımı “radikal teröre karşı mücadele” söylemiyle sunarak dünya kamuoyunu Uygurlara yönelik politikaları konusunda ikna etmeye çalışmakta ve bu süreçte radikal unsurların varlığını çıkarları doğrultusunda araçsallaştırarak orta vadede bölgede Uygur varlığını zayıflatma hedefini perdelemektedir.
VI. Sonuç: Uygurlar Ne Yapmalı?
Radikal İslam ve Selefi ideolojiler Uygurlara şimdiye kadar yalnızca zarar vermiştir ve gelecekte de zarar vereceği aşikardır. Uygurların bin yılı aşkın süredir Türk gelenekleriyle birlikte yaşattıkları Sünni-Hanefi İslam geleneğini sürdürmeleri ve özellikle dini pratiklerini daha seküler bir boyutta yaşamaları, Çin’in dünyada oluşturmaya çalıştığı olumsuz algıyı kırmak açısından büyük önem taşımaktadır. Uygurlar, kendi örf ve adetlerini seküler bir din anlayışı çerçevesinde yaşamalı ve Pekin yönetiminin radikal hareketleri araçsallaştırarak meşrulaştırmaya çalıştığı asimilasyon politikalarına hiçbir gerekçe bırakmamalıdır. Bu radikal örgütlerin dünyanın birçok yerinde (özellikle Suriye iç savaşında “silahlı mücadele ile elde edilen zafer” sonrasında) yaymaya çalıştığı propagandalardan uzak durmalı ve Uygurların dinlerini gerçekte daha seküler bir çerçevede, bin yılı aşkın kültürleri ile birlikte yaşadıklarını tüm dünyaya bizzat yaşam biçimleriyle göstermeleri gerekmektedir. Bu yaklaşım, hem Çin’in radikalizm söylemini boşa düşürerek uluslararası kamuoyunda Uygurların haklı mücadelesinin meşruiyetini güçlendirecek hem de Uygur meselesinin küresel düzeyde daha geniş ve tutarlı bir destek görmesini sağlayacaktır.
Ağır insan hakları ihlallerinin belgelerle ortaya konduğu bu bölgede Çin’e böyle bir argüman dahi bırakmamak, uluslararası mücadelenin güçlenmesi açısından da ciddi bir destek sağlayacaktır. Ayrıca büyüme potansiyeli taşıyan Selefi-Vahhabi ideolojisinin henüz tam anlamıyla büyümemişken ve Uygur toplumunda da yayılmamışken önünün kesilmesi ve bu mesajın uluslararası topluma bu şekilde verilmesi son derece önemlidir.Sonuç olarak Uygur toplumunun radikalizme karşı mesafesini koruyarak kültürel ve dini mirasını seküler bir çerçevede yaşatması, Çin’in güvenlik söylemine dayalı meşrulaştırma stratejisini zayıflatmanın ve Uygur kimliğinin geleceğini korumanın en etkili yolu olarak öne çıkmaktadır.
Kaynakça:
Bellér-Hann, I. (2008). Community matters in Xinjiang, 1880–1949: Towards a historical anthropology of the Uyghur. Brill.
Biziuk, E. S. (2022). Discursive power in the Chinese context: A study of how CCP discourse on religion affects the Uyghurs (Master’s thesis, University of Groningen).
Castets, R. (2003). The Uyghurs in Xinjiang – The malaise grows. China Perspectives, 49. https://doi.org/10.4000/chinaperspectives.648
Ercilasun, G. K., & Ercilasun, K. (Eds.). (2018). The Uyghur community: Diaspora, identity and geopolitics. Palgrave Macmillan. https://doi.org/10.1057/978-1-137-52297-9
International Labour Organization. (2022). Global estimates of modern slavery: Forced labour and forced marriage. International Labour Office. https://www.ilo.org/global/publications/books/WCMS_854733/lang--en/index.htm
Tarihistan. (2025, June 16). Uygur Türkleri Suriye’ye yerleşiyor! https://www.tarihistan.org/uygur-turkleri-suriye-ye-yerlesiyor/29228/
The Guardian. (2021, September 30). ‘There’s cameras everywhere’: Testimonies detail far-reaching surveillance of Uyghurs in China. https://www.theguardian.com/world/2021/sep/30/uyghur-tribunal-testimony-surveillance-china
UN Human Rights Office. (2022). Assessment of human rights concerns in the Xinjiang Uyghur Autonomous Region, People’s Republic of China. United Nations Office of the High Commissioner for Human Rights. https://www.ohchr.org/en/documents/country-reports/ohchr-assessment-human-rights-concerns-xinjiang-uyghur-autonomous-region
Waite, E. (2006). The impact of the state on Islam amongst the Uyghurs: Religious knowledge and authority in the Kashgar Oasis. Central Asian Survey, 25(3), 251–265. https://doi.org/10.1080/02634930601022534

